Cuma, Aralık 29, 2006

Bilinmeyen Ülke




Ey güzel ülke , uzak ülke,
Ey bilmediğim ülke,
Ne kendi isteğimle geldim sana,
Ne de soylu bir atın sırtında.
Beni, bu yiğit delikanlıyı
Gençliğin ateşi sürükledi sana;
Bir de başımdaki şarap dumanları.
Aleksandr Sergeyeviç Puşkin

Pazar, Aralık 24, 2006

Başka Biri

Otuzlarına vardıktan sonra, dönüpte şöyle bir; aslında çokta uzun olmayan ,ardında kalan geçmişe bir baktığında , iyi bir hesap dökümüne girişip, ne çok farklılaştığını görürsün önceki senden.Gelişigüzel bir bakış kolay ele vermez kendini belki.Ee, sözkonusu olan önünde sonunda sensindir.Bir şans elde edilebilse, bozup düzeltmek istediğin ne çok şey olduğunu anlarsın. Fakat böyle bir şans hiç yoktur.
Geçmiş iyi- kötü, güzel-çirkin, acı- tatlı yaşam anları ile yüklü bir biçimde omuzlarının üzerindedir.O yükün iyi ,güzel ,tatlı ağırlığını taşımak gocundurmaz seni. Ama diğer taifeye gelince, durum değişir.Onların sana belki ciddi bir zararı da yoktur. Sırtındaki en ağır yük, sadece birazcık buruk tadı olan, utanç ve pişmanlık tortularıdır. Yine de buna katlanmak, o tortuların altında kireç tutmuş bir taşa dönmek istemez yürek.O daha çok; parlak, göz alıcı bir taş olmaya meyillidir.



Voi ch'ascoltate in rime sparse il suono


Siz, işitenler dağınık dizelerde sesini
o iç çekişlerin, yüreği beslediğim
ilk gençlik yanılgım boyunca,
kısmen başka biriyken şimdiki benden:

Değişken üslup için, ağlayıp konuştuğum,
boş umutlar arasında ve boş elem,
aşkı yaşayarak bilenin olduğu yerde,
merhamet bulmayı umuyorum, yalnızca bağış değil.

Ama iyi görüyorum şimdi, nasıl herkese
konu olmuşum uzun zaman, o yüzden çok kez
utanıyorum kendi içimde kendimden;

ve utanç sanrılarımın meyvesi
ve pişmanlık ve açıkça bilme:
kısa bir düş dünyadaki her zevk.
Francesco Petrarca
Türkçe:Kemal Atakay
Canzonıere/YKY

Pazar, Aralık 17, 2006

Meşeyle , Saz


Kendimizi farkedip de dünyayı anlamaya başladığımızda, yumurtadan çıkıp da kabuğunu beğenmeyen civcivin itkileriyle hareket etmeye başlarız.Dünya bir evdir ve biz o evdeki eşyaların yerlerinden memnun değilizdir.Kendi algılayışımız ve izanımız doğrultusunda onu biçimlendirmeye fazlalıkları çıkarmaya,eksiklikleri tamamlaya uğraşırız. Bunu tek başına yapmak o kadar kolay değildir.Yine farkederiz ki o evi tek başına kullanmıyoruz.O, yerini değiştirmek için yanıp yakıldığımız ağır dolabı kaldırmaya yardım istediğimiz kişi ya buna yanaşmaz ya da başka bir yere koymak istediğini söyler.
Civcivin ruh haletindeyken dünya algımız, onun; düzen verilmemiş karman çorman bir yer olduğu yönündedir.Eh, bu çoğunlukla doğruya yakındır, çünkü hiçbir vakit bu algımızı yüzde yüz dönüştüremeyiz.Yoksa bu durum insanın yaşam serüvenindeki öz güvenini zedeleyecek kadar yaşam döngüsüne zarar verebilir sanırım.
Amacımız ne kadar iyi niyetli bir düzenleme çabası olursa olsun , insan iyilikler ,kötülükler, umutlar, umutsuzluklar, aşklar, ihanetler,acılar ve sevinçler görecektir.Bu paradoks insanı
yaşamın özündeki bir ilkeye götürür:İnsan yaşamı paylaşır, paylaşıldıkça o güzelleşir ve paylaşılma zorunluluğundan dolayı acıları da beraberinde getirir.
Yaşama bir köşeli taş olarak başlayıp, onun yağmurunda , rüzgarında, kızgın güneşinde, sert ayazında yontula yontula , pürüzsüzleşmiş ve her gün başka bir ufka yolculuk yapan bir aracın tekerleği gibi iyice yuvarlakmış bir taş olarak sona yaklaşırız.
Kabuğunu beğenmeyen civcivin, gagasını büzüştürerek hala bir yerlerden baktığını hissederiz.
Onun sayesinde evde bir şeylerin yerleri değişmiştir, ama dolabın bir süre daha orada durmasında hiçbir mahsur yoktur.
Biraz esneklik herkes için daha yaşanır yapar dünyayı. Tabi kendi formunu koruyarak...

Meşeyle Saz
Meşe, bir gün saza demiş:
-Doğrusu tanrı size gadirlik etmiş.
Minnacık serçe konsa üstünüze
beliniz bükülüverir.
Suları ürperten seher yeli
Baş eğdirir size.
Bir de benim şu dağ gibi gövdeme bak!
Güneş bile zor giriyor içime,
Fırtına dallarıma oyuncak.
Her esen yel sana bora,
bana kasırgalar meltem.
Bari gelip gölgemde yaşasan da
Üzerine kanat gersem.
Ama sizin soy nedense gider
Sulu rüzgarlı yerlerde biter.
Acıyorum sizlere,
Doğa haksızlık etmiş sazlara.
-İyi yüreklisin, demiş saz meşeye;
Eksik olma, ama bizim için üzülme.
Benden çok sen kork rüzgardan:
Ben eğilirim, kırılmam.
Doğru, bu güne kadar dayanmışsın,
Dimdik durmuş, boyun eğmemişsin.
Ama, sertin serti var,
Bir gün bakarsın, sana da çatar.
Demeye kalmamış rüzgar patlamış,
Bir karayel, bir karayel ki neuzübillah!
O güne dek kimseler rastlamamış
Böyle belalısına.
Rüzgarlar anası Kuzey,
En azgın oğlunu salmış dünyaya.
Saz eğilmiş , meşe dayanmış,
Derken karayel arttıkça artmış.
Sonunda birdenbire gelmiş meşenin hakkından:
Göklere değin başını sermiş yere,
Köklerini çıkarmış yedi kat yerden.
La Fontaine
Türkçe:S. Eyuboğlu


Geleceğe Ürküntüyle Bakıyorum

Geleceğe ürküntüyle bakıyorum,
Tasayla bakıyorum geçmişe.
İdam öncesinde bir suçlu gibi
Bir can dostu arıyorum çevremde.

Bir kurtuluş habercisi gelecek mi?
Anlatmaya yaşamın önemini,
Amacını umutların ve tutrkuların;
Bana neler hazırladığını söylemeye
Ve neden karşı çıktığını böyle
Gençlik umutlarıma, Tanrı'nın.

İyiliğin, kötülüğün, aşkın ve umutların
Yeryüzünde ödedim kefaretini;
Bir başka yaşama başlamaya hazırım
Susuyor ve bekliyorum:Zamanı geldi.
Geride benden bir iz kalmayacak
Karanlık ve soğuk kuşatacak
Benim yorgun ruhumu;
O ham bir yemiş gibi, özsudan yoksun.
Soldu fırtınalarında yazgının
Yaşamın kızgın güneşi altında kavruldu.
1838 - Mihail Yurçeviç Lermantov
Türkçe: Ataol Behramoğlu
Resim: Gürbüz Doğan Ekşioğlu


Pazar, Aralık 03, 2006

Güzelliğe Dair

...Bana söyleyiniz, insan kendinden nefret ederse, birini sevebilir mi? kendi kalbiyle barışık olmazsa başkalarıyla iyi geçinebilir mi? kendi varlığından canı sıkkın ve yorgun ise topluluğa hoşluk getirebilir mi? bu soruların hepsine cevap vermek için deliliğin kendinden daha deli olmak lazımdır. ben toplumdan dışlanırsam, insan başkalarına katlanmak şöyle dursun, kendi kendine katlanamayacaktır. kendiyle herhangi bir ilişkisi olan her şeyden tiksinecek ve şahsı, kendi gözünde bir kin, iğrenme ve nefret konusu olacaktır. zira, genellikle anadan daha çok üvey ana olan doğa, bütün insanlara ve özellikle biraz bilgelik sahibi olanlara, ellerinde olana karşı isteksizlik göstermeyi, olmayana hayranlık duymayı emreden talihsiz bir eğilim vermiştir. bu uğursuz eğilim, hayatın bütün faydalarını, bütün güzelliklerini, bütün çekiciliklerini, bozar; son olarak hayatı da tamamen mahveder. ölmezlerin insanlığa verebildikleri en kıymetli armağana; güzelliğe sahip olan, kendi kendinin hoşuna gitmezse neye yarar?
...
Deliliğe Övgü /Erasmus




Kendini Suda Gören Geyik

Geyiğin biri kendini görmüş de
Bir kaynağın tuttuğu aynada,
Güzel boynuzlarına hayran olmuş;

Ama ardından pek üzülmüş
Çöp gibi bacaklarını görünce;

Eriyip gidecekler neredeyse suda.
-Bir şu başa bak, bir de şu ayaklara,

Demiş geyik, baktıkça dertlenerek;
Alnımda yükselen güzelim ormanı
Bu sıska bacaklar mı gezdirmeliydi?

Geyik tam bunları söylerken

Koca bir av köpeği sökün etmez mi!

Can derdine düşmüş o zaman;
Dar atmış kendini ormana.

Başındaki süs, olmuş mu başına bela:
Bacakları kurtaracak geyiği ,
Ama boynuzları bırakmıyorlar ki;
Takılıp engel oluyorlar boyuna...
O zaman dank etmiş geyiğin kafasına
Ve lanet okumuş, tanrının her yıl
Ona bol bol yolladığı armağanlara.

Faydalıyı küçümser, taparız güzele;

Güzelse çoğu kez başımızı yer...
İlahi geyik, nasıl kötülersin

Seni kuş gibi uçuran o ayakları da

Başına dert açan boynuzları översin!
La Fontaine
Türkçe:Sabahattin Eyuboğlu


Foto:Bahattin Ulusoy/Hareket Anı
www.fotokritik.com

Pazar, Kasım 26, 2006

Hayyam'laşanlardan mısınız?


-Ona niçin hayranız?
-Ona benzemek hasletinden...

-----o-----


''...İnsanoğlu, Hayyam'ın rubailerinde, kendisini, kendisinin çeşitli, birbirine zıt hallerini görmüş, şüphesini, ye'sini, aşkını, özlemini duymuş, hıncını almış, gözyaşını silmiş, sevgilisinin yüzünün yumuşaklığını hissetmiş, hayatın boşluğunu kavramış, geleceği özlemiştir; Hayyam'ın rubailerini okuyan Hayyam'laşmıştır... ''

Abdülbaki Gölpınarlı/ Hayyam ve Rubaileri, S. 41



''Hayyam günahım var diye tasalanma,

Bunun için dertlere düşmek boşuna.
Günah olacak ki, Tanrı bağışlasın:
Rahmet neye yarar günah olmayınca?

Vefasız dünya diye yakınıp durma;
Dünya elindeyken tadını çıkarsana!

Herkese vefalı olsaydı dünya,
Sıra mı gelirdi senin yaşamana.

Ay yırttı kara giysilerini;

Kalk, tam zamanıdır,doldur şarap kaseni.

Keyfine bak, çünkü bu ay;sonsuz yıllarca,
Mezarda upuzun yatar görecek seni.

Gönül dedi ki :Ben neyim ki, bir damla sadece,

Ben nerede , görmediğim koca deniz nerede!
Böyle diyen gönül, denize kavuşunca
Baktı, kendinden başka bir şey yok görünürde.

Putların , Kabe'nin istediği : Kölelik.
Çanların, ezanın dilediği : Kölelik.
Mihraptı, kiliseydi, tesbihti, salipti;
Nedir hepsinin özlediği : Kölelik.


Okunu attın mı ölüm, siperler boşuna,
O şatafatlar, altınlar, gümüşler boşuna,
Gördük bütün insan işlerinin iç yüzünü,
Tek güzel şey iyilik, başka düşler boşuna.

Benim yasam artık şarap, çalgı, eğlenti,
Dinim dinsizlik, bıraktım her ibadeti ,
Nişanlım dünyaya,ne çeyiz istersin, dedim.
Çeyizim, senin gamsız yüreğindir, dedi.

Feleğin çarkı madem dönmeyecek muradımca,
Gökler ha yedi kat olmuş , ha sekiz;bana ne?
Ölüm bütün isteklerimi yok ettikten sonra,
Ha dağda kurt yemiş beni, ha mezarda karınca...

Ben olmayınca , bu güller, bu serviler yok.
Kızıl dudaklar, mis kokulu şaraplar yok.
Sabahlar, akşamlar, sevinçler, tasalar yok.

Ben düşündükçe var dünya, ben yok o da yok.''
....
Ömer Hayyam (1048- 1131)
Bütün Dörtlükler /Cem Yayınevi
çev.:Sabahattin Eyuboğlu






Pazartesi, Kasım 13, 2006

Sıradana Övgü


Sıradan olmak nedense felaket gibi algılanıyor.yaşamış ,yaşayan ve yaşayacak milyarlarca insandan biri olmak...Böyle düşününce kendimizi berbat hissediyoruz ve çıkış yolları arıyoruz.başkalarından daha iyi olmayı değil, başkaları gibi olmamayı yüceltiyoruz.
Kaynak:
Sıradana Övgü /Toprak Işık (kitap kapağından...)
Kül Sanat Yayıncılık


Dünya Umuruna
Dünya umuruna meylini verme
Sen de kurtulamazsın ecel elinden

Ben filanım deyi göğsünü germe

Sen de kurtulamazsın ecel elinden

Hani Meryem, hani Onun oğlu ,İsa;

Elinde ejderha olurdu asa,

Polat kavmi ile cengeden Musa,

O da kurtulamadı ecel elinden.

İskender de gitti alemi gezdi.

Yunus balığıyla deryayı yüzdü.

Zaloğlu Rüstem'in tahtını bozdu,

O da kurtulamadı ecel elinden.

Nemrut İbrahim'le çok cenk eyledi,

Semaya kasdetti diye söylerdi,

Ahırı bir sinek helak eyledi,

O da kurtulamadı ecel elinden.

Eydür Derviş Yunus din ile iman,

Tacı tahtı , yel götürdü Süleyman,

Lokman da olmadı derdine derman,

O da kurtulamadı ecel elinden.

Yunus Emre


Gidenler Dönmüyor
İzi bile kalmadı mezar tapınakları kuranların.
Bakın, nasıl yitip gitti o tapınaklarda.
Duvarları çoktandır yıkık,
İzleri yok artık
Hiç varolmamışlar gibi.

Dönüp gelmiyorlar ki gidenler,
Başlarına ne geldiğini anlatsınlar...
Mutlu oldular mı olmadılar mı ?
Anlatmıyorlar ki yüreğimize su serpilsin
Bizlerde boylayıncaya kadar
Onların gidip sırra kadem bastığı yeri.

Eski Mısır'dan Şiirler/T .S .Halman
Foto -graf :Michal- macku

Pazar, Kasım 12, 2006

Ne Fayda...


Ak sakallı bir ermiş gibi, bugün size, sanırım artık bilinen bir anekdotu ( bayat etkisi yaratırsa özür dilerim) yineleyip;onunla çok ilintili bir şiirle,hayatın derin gerçeklerinden biri hakkında bir öğütleme sunayım:

''Çok zengin bir Amerikalı, bir gün bir nehir kıyısına gitmiş. Bakmış bir balıkçı teknesi...Teknenin hemen yanında orta yaşlarında bir balıkçı....
-Beyefendi , neden daha fazla balık tutmuyorsun?
-Daha fazla tutup ne yapacağım ki, tuttuklarım bana yetiyor.
-Daha fazla para kazanırsın.
-Daha fazla kazanıp ne yapacağım?
-Daha büyük bir tekne alırsın.
-Daha büyük bir tekne alıp, ne yapacağım?
-Daha çok para kazanırsın , sonra daha büyük bir tekne alırsın,çok daha fazla para kazanırsın.
Konuşma böyle sürerken, balıkçı Amerikalıya şu soruyu sormuş:
-Daha fazla kazandım diyelim, sonunda ne olacağım?
-Bir gün emekli olursun.Bir tekne alırsın. Bir nehir, göl veya denizde rahat rahat balık tutarsın.
Orta yaşlardaki balıkçı ,bilmiş Amerikalıya şöyle demiş:
-Beyefendi , yıllarca çok zengin olmak için çalışıp sonunda bir nehir kıyısında emekliliğimde , küçük bir teknede balık tutup, son günlerimi geçireceksem, bunca daha çok kazanmak için hırslanmanın anlamı ne? Yıllar sonra yapacağımı, ben şimdiden yapıyorum.''

Radikal Gazetesi /Türker Alkan'ın Yazısından

Gafil Gezme
Gafil gezme şaşkın, bir gün ölürsün,
Dünya kadar malın olsa ne fayda.
Söyleyen dillerin söylemez olur,
Bülbül gibi dilin olsa ne fayda.

Sen söylersin, söz içinde sözün var,
Çalarsın çırparsın , oğlun , kızın var.
Şu dünyada üç beş arşın bezin var,

Tüm bedesten senin olsa ne fayda.


Kul Himmet üstadım gelse otursa,
Hakkın kelamını dile getirse,

Dünya benim diye zapta geçirse,
Karun kadar malın olsa ne fayda.

Kul Himmet

Salı, Kasım 07, 2006

Geçkin Sevgiliye



Kurban olsun kız oğlan kız tazeliği
Sendeki geçkinliğe güzel Filinna!
İstemem ellenmemiş körpe memeyi,
Bu olgun yemişler benimken koynunda.
Elin baharından güzeldir sende güz,
Sende kış, elin yazından sıcak bana!


Mabeyinci Pavlos
Çev.:Oktay Rifat / Adam Yayınları

Pazar, Kasım 05, 2006

Eski Bir Rüya


Seni bir rüyada neden gördüm bunca yıl sonra bilmiyorum.Hangi iz, hangi im taşıyıp getirdi seni aklın yitik, çıkmaz sokaklarından.Ama tekrar gördüğüme sevindim.
Güzeldin yine, inkar edilemez ,kumral belki biraz sarıya çalan saçların ve yeşil miydi, mavi miydi unuttuğum gözlerinle... Sadece, o bakışın tortusu aklımda kalmış.
Herkesin güzel bulabileceği kumaştan olduğun kesindi ve yalnız sen vardın.Aileni pek sevmezdim. Çünkü onların ufku yabancısı olduğum dünyalara aitti. Seni de çok fazla tanıdım diyemem. Ama aynı okulda ve bazı yıllar aynı sınıfta bulunmanın verdiği tanıdıklık yabana atılamaz.
Güzelliğini babandan almış olamazdın.Anneni ise hiç görmedim,göremezdim zaten.
Büyük kardeşin işe yaramazın biriydi.Kavgalarını duyardım.Hatta birine bizzat tanığım: Bir kıza laf atmak davasından, bir araba dayak yediydi.
Evinizin yerini bilirdim.Yoldan görünmezdi ama. Başka bir ev perdelerdi önünü.
Evet aynı okula giderdik , aynı sınıfa .Günün birinde taşınıp, başka bir şehre gidiverdiniz.Sen varken en güzel sendin.Sen çekip gidince, başkalarına kaldı en güzellik, yerin boş kaldı. Hani, duygularının çeşitli biçimlerde aktığı insanlarda duyumsanan türden. Kesilmiş bir ağacın bıraktığı boşluk gibi yani...
Yerinde yeni ağaçlar büyüdü sonra...
2000/

Uzakta

Anlatmak isterdim o anıyı...

Ama silindi artık...Sanki bir şey kalmamış-
uzakta kaldı çünkü,ilk gençlik yıllarımda.

Sanki yasemindendi teni...

O, Ağustos gecesi-Ağustos muydu?- gecesi...
Artık pek az anımsıyorum gözlerini, sanırım maviydiler...
Ah ! Evet maviydiler; gökyakut mavisi.

K. Kavafis
Çev.:H. Millas- Ö. İnce

Hatırlama

Sen akşamlar kadar büyülü, sıcak,
Rüyaların kadar sade ve güzeldin,
Başbaşa uzandık günlerce, ıslak

çimenlerinde yaz bahçelerinin.


Ömrün gecesinde sukun, aydınlık,
boşanan bir seldi avuçlarından.
Bir masal meyvesi gibi paylaştık mehtabı,
kırılmış dal uçlarından.


Ahmet Hamdi Tanpınar

Perşembe, Kasım 02, 2006

Askerin Ölümü


Yemyeşil bir çukur, burada bir ırmak çağlar,
Gümüş paçavraları atlara çılgınca takan.
Burada güneş mağrur dağın tepesinden parlar,
Küçük bir vadi ki bu köpürür ışıklardan.

Genç bir asker uyuyor, başı çıplak, ağzı açık,

Ve ensesi taze mavi terlerle yıkanmış...
Yeşil yatağına yağmur gibi yağıyor ışık,

Bulutların altında, solgun otlara uzanmış...

Hasta çocuklar gibi uykuda gülümsüyor,
Ayakları zambaklar içinde; askercik üşüyor.
Tabiat, beşiğinde salla onu , sıcacık sar!

Burun kanatları artık, ürpermiyor korkuyla;

Eli göğsünde, sakin, güneşte dalmış uykuya,
Yalnız sağ yanında kırmızı iki delik var.
Arthur Rimbaud

Perşembe, Ekim 26, 2006

Otuzbeşinci Yaş



Hayır, hatırlamak istediğim geçmiş değil.İlenme kolaycılığını seçip , o bilinen şiiri de tekrarlamak istemiyorum.Duymak ve düşünmek istediğim sade, tatlı ve sarhoş bir huzur veren bir bilgenin belleğimde yankılanan sesi. Ve içimde kanat çırpan o albatroslar...




Dün
Dün sana verilmiş bir ödüldü.
Yaşadın ve gitti.
Unut onu mutlu ol .
Hiç bir şey bekleme,
Pişmanlık duyma.
Ne olacaksa,ebedi rüzgarın
Talihe göre çevirdiği kitapta yazılı,
Unutma!
Ömer Hayyam

Çarşamba, Ekim 25, 2006

Ne İçindeyim Zamanın...

Hayatta kof bulduğumuz, coşkusuna inanmadan katıldığımız , ne kadar çok değer addedilen şey var .Zamanın bitmez akışında, durmadan karşımıza çıkan sevmediğimiz ama selam verip ilgilenmek zorunda kaldığımız bir adam gibidir onlar. Yolumuzu değiştirip , görmezden gelmemiz de çoğu kere mümkün olmaz nedense.
Evet, onlara katılırız.Sürecin dışına atmamız mümkün değildir. Biz de büsbütün içine giremeyiz. Dolayısıyla, katılır görünen eğreti bir duruşa sahip oluruz.Bu eğreti duruş bizi ötekileştirir.Bir ince çizginin üstünde dansederiz ,zamanın önümüze çıkardığı kavalyelerimizle.

Zaman, evinde koyduğu kuralların ihlal edilmesine dayanamayan bir ebeveyndir.
Yukarıda çizdiğim tabloda birazcık kendini bulanlarsa, kural ve ritüellerle huzurun daim kılındığı bu evde; anlamsız görünen bir istekle , ha bire sokağa kaçan çocuklardır.O çocuklar, orta yerde kendilerine sunulan o güvenli alanı bırakıp, kıyıdaki o dengede durmayı gerektiren , ufku gören ,tehlikeli yeri seçerler.
Ve belki o ince hat üzerinde dengede kalmalarını sağlayan tek kozları kurdukları hayallerdir.


Ne İçindeyim Zamanın

Ne içindeyim zamanın,
Ne de büsbütün dışında;
Yekpare geniş bir anın
Parçalanmış akışında.

Bir garip rüya rengiyle
Uyumuş gibi her şekil,
Rüzgarda uçan tüy bile
Benim kadar hafif değil.

Başım sukutu öğüten
Uçsuz,bucaksız değirmen;
İçim muradına ermiş
Abasız, postsuz bir derviş.

Kökü bende bir sarmaşık
Olmuş dünya sezmekteyim,
Mavi, masmavi bir ışık
ortasında yüzmekteyim.

Ahmet Hamdi Tanpınar

Salı, Ekim 24, 2006

"Aslolan Hayattır"

Yaşanacak bir hayat var . Biz istemeden başlar ve biz istemeden biter.Ölümden öte köy yok . Her şey onun içinde olup biter.Bu bir yazgı olabilir. Bu anlaşılabilir. Ama tercihlerini yapamayacağını iddia etmek saf bir düşüncesizlikten başka nedir?!...Tercihlerini belirtmek kendini üretmektir.İnsan defalarca üretir kendini.Aslında defalarca ürettiği, hayat sürecine en uyumlu benliğini bulmaktır.İnsan bunu binlerce bozunumda arar, çıkarır.Bunu düşünmediğini iddia ettiğimiz canlı alemi, belki çoktan bulmuştur.Ama biz, biteviye yine de sonsuz kombinesinde ararız hayatın gayesini...Belki de insan böylesine bir araz ile hayata bağlanmıştır. Gün gelip de gözümüzü yumacağımız an , o hikmetinden sual olunmaz hayatın özü, şairin dediği gibi,''Aslolan hayattır '' diyebilmektedir belki...Kimbilir?

Sakız Ağacı
O bir sakız ağacıydı,alelade;

Bir gün o yeşil sahile çıktı geldi,
O zaman bu zamandır memnun yerinden;
Seyreder bulutları, göğü , denizi.

Titreşirdi rüzgarla güneşli yaprakları;
Ömür sürdü öyle hoşnut dünyasından,
Aydınlıktan uyku tutmazdı bazı gece,
Motor sesleri duyulurdu uzaklardan.

Tanrı adın işitmedi ömründe;
İnanmadan da madem yaşanıyor diye,
Rüzgarlı bir kıyıda, sevinç içinde,
Yaşamak dururken düşünmek niye?

Anmadı geçenleri bir defa bile;
Ne uğraşır mesut olan gelecekle?
Bir avare misali , günü gününe,
O bir sakız ağacıydı, yaşadı sade.
Can Yücel
Resim: Claude Monet

Güller Gibi




''Beni baştan çıkaran arabın kızı;

Ölüyorum, a dostlar, Didima için!

Karaysa, ne var sanki,kömür de kara;
Hele bir kez tutuştur da o zaman gör:
Yanar durur, ışıl ışıl, güller gibi.
Asklepiades


Pazar, Ekim 15, 2006

Bugünkü Çağ



Olgun düşünceleri boşuna aramayın.
Bu çağın rüzgarı herşeyi ham bırakır.

Okul akla özgürlük verir ama,

Düşünceleri düzensiz ve dengesiz bırakır.

Batı'da ( ilahi ) aşk, laik düşünceler

nedeniyle ölmüştür.

Doğu'da ise akıl tutarsız düşünceler
nedeniyle köleleşmiştir.
Muhammed İkbal
Doğudan Esintiler



Kaynak:Seriler Kitabı/Lale Müldür
Remzi Kitabevi

Perşembe, Ekim 05, 2006

Hayatın Gidişatı



''Tutkular mı, gönlün o tatlı ağrısı da
mantığın sözü önünde silinip gidecektir.
Ve yaşam, çevrene soğuk bir dikkatle baktığında
boş ve aptalca bir şakadan başka nedir...''
M.Y.Lermontov

Hayattan kopmak hiçte kolay değildir. Onun savruk , her yöne akan ,hesaba gelmez tadları vardır.Gençlik denen rüya ,hususiyetle albenili tadların birini bırakıp, diğerine sarılmakla bezenmek ister.Herkes böyle yaşamın zevkleriyle dolu bir hayatı elde edemez elbet. Çoğunun payına düşen olabileceğin de çok daha azıdır .Azıdır dedim çünkü algılama şekliyle hissedilen budur çünkü.Ama az önce '' her yöne akan tadlar '' derken , bu sözün anlamını bu noktada durup düşünmenizi öneririm.Acı ile belirseyeceğimiz bir hayatı idame ettirmiş bir kişi için , hayatın hiç bir tadına varmadığını mı söyleyeceğiz? Hayattan tad aldığımızı söylemek için illa ki, şekerli bir hayat mı yaşamamız gerekir!?
Hayatın rüya olan kısmı ,Yunus'un deyimiyle'' Şol yel esip geçmiş gibi '' gidiverir.Geçmiş arada bir yoklayıp ,hesap sorsa,seni sorgu sual eylese de aradığın aslen huzurdur.O ki,zaman zaman , hayatın bir istasyonunda görüşüp , sohbet etsen de ; seni hep bir sonraki istasyonda bekleyen bir dostundur. Dağdaki ,gençlik denen güle erişip koparmışsındır. O artık solacaktır. Aşağı iniş başlamıştır.Eğer biraz da hırsla belirlenmiş bir hayatı iş edinmişsen , bu inişte tutamazsın ve boşalıverir ayakların,manzarayı izlemene bile vakit kalmaz ve aşağıda bulursun kendini . Hayatın kıyısında...Kanın deliyken aktığın hayatın , artık beklersin sana akmasını.Gerçek dışı da değildir bu.Hayat köpürerek daha önce hiç bilmediğin tadlarını akıtır sana.Hayatın görkemini durupta dinlendiğinde ve onu dinlediğinde görürsün...

Yalnızım Gecenin Issızlığında
Yalnızım gecenin ıssızlığında,
taşlı bir yol ışıldar durur siste;
çevre suskun kulak vermiş tanrıya,
yıldızlar konuşur birbirleriyle.

Gökyüzünde görkemli bir şölen var!

Toprak, mavi bir ışıkta dinlenir...
Kimi bekliyorum, aradığım ne?
Yüreğimi böyle daraltan nedir?


Beklediğim hiçbirşey yok yaşamdan,
geçmişten de pişmanlık duymuyorum;
özgürlük ve huzurdur aradığım!
Unutmak ve uyumak istiyorum!

Ama benim uyumak istediğim

o soğuk uykusu değil ölümün...
Yaşamda uykuya dalsın içimde,
usul usul inip kalkarken göğsüm;

gündüz gece tatlı ezgileriyle
,
bir ses türküsünü söylesin aşkın...
Yeşil dallarıyla ulu bir meşe
eğilsin üstüme ve hışırdasın...
M. Y. Lermontov
Çev.:A. Behramoğlu

Cuma, Eylül 15, 2006

Umudu Kesme Yurdundan

''...
Onlar ümidin düşmanıdır sevgilim,
akarsuyun
meyve çağında ağacın,
serpilip gelişen hayatın düşmanı.
...''
Nazım Hikmet

Şu kaynaktaki yazıyı şimdi lütfen okuyun. Yukarıdaki şiir alıntısı ona istinaden hatırlanıp buraya yazılmıştır. Aşağıdaki şarkı sözleride öyle ...

Umudu Kesme Yurdundan

Nasıl başlarsa fırtına ,
öyle diner birdenbire.
Bir ışık parlar yeniden,
karanlıklar arasından...
Umudu kesme yurdundan.

Şah damarı vurulsa da,
dört bir yandan sarılsa da,
ışık yener karanlığı...
Bak çocukların gözlerine.
Umudu kesme yurdundan.

Kara kışın buzu bile,
sürmedi sonsuza kadar.
Bahara döndü sonunda,
filiz sürdü kar altından.
Umudu kesme yurdundan.
Z. Livaneli

Salı, Eylül 12, 2006

Beyrut, Seni Terkeden Delidir


Bir çocukluğun acı çeken kenti , tükenen bir gençliğinde acı çeken kenti olmaya devam ediyor.Onu düşününce hep , yeşilçam filmlerinde rastlayabileceğimiz türden bir melodram canlanıyor zihnimde:Hani, ne kadar çabalasa da çocuklarına mutlu bir yuva kuramayan bir anne olur ya...
Tam işleri yoluna koyup mutlu bir hayata erişmek üzereyken ,bir müsibet çıkar mutlaka bir yerlerden. Oturduğunuz yerden isyan edersiniz feleğe ( ya da senariste)...
Söylenip , kahredip tüm sebeplere, artık o annenin mutlu olması hakkını benliğimizde hissediyoruz. Bu his,Fairuz'un şarkısındaki kıskanç sahiplenmenin anlam derinliğini kavramanıza yardımcı oluyor.Bu, gelişigüzel bir ''ya sev,ya terket''çi bir sahiplenme değil öyle.Kıç istediği gibi , zeki bir algılayış , kültür, izan gerektiriyor.Sanki Beyrut'un koruyucu ve gururlu halesi var da , bu haleye hiçbir silah işlemiyor.Duvar nemden yıkılsa da insan gamdan yıkılmıyor...
''Li beirut'' şarkısının sözlerini okuyunuz lütfen:

''Ey Beyrut!
Ekmeğim , şarabım, yaseminim.
Ateşin ve dumanın tadını duysak da ey Beyrut!
Seni terkeden delidir.
Kapısını kapattı Beyrut;
Kendisini sabah akşam el üstünde tutacak ve güzel günlere
taşıyacak insanlara.
Sonra bir başına kaldı sabah akşam ve gecelerde.
Benimsin ey Beyrut , yine de benimsin.
Ey halkımın kanayan yarası, gözyaşı.
Benimsin yine de benimsin ey Beyrut! ''


Kaynak: 10 Ağustos 2006 tarihli Birgün gazetesi
Beyrut'la ilgili Yine Fairuz'un bir şarkısını dinlemek ve bu konu da bir yazı okumak için Şurayı tıklayın.İyi bir sayfa... Bir de ''Okul'' adlı Orhan Pamuk'a ait metin var aynı bağlantı içinde . Ben çok sevdim . Bir okuyun . Ha! Bir de Ayşe Hür'ün fındık işçilerini anlattığı bir yazı var . Onun içinde burayı tıklayın
Fotoğraf : tr wikipedia.org

Pazar, Eylül 10, 2006

Gaybi, Attığın Ok Bu Mu



''Alanya beyinin oğlu Gaybi, avlanırken attığı bir okla bir geyiği koltuğundan vurur. Yaralı geyik kaçar, gaybi arkasından koşar. Geyik Abdal Musa'nın tekkesine girer. Arkasından avcı da girer, dervişlerden geyiği sorar. Dervişler görmediklerini söylerler. Çekişme başlar. Olaya Abdal Musa karışır ve koltuğunun altından kanlı oku çıkararak Gaybi'ye gösterir. Gaybi okunu tanır ve Musa 'ya bağlanır. Alanya beyi oğlunu tekkeden kurtarmak ister ama Gaybi , Musa'dan ayrılmaz.Bey Teke Beyi'ne başvurarak oğlunun kurtarılmasını ister.Teke Beyi'nin gönderdiği ordu Musa 'nın kuvvetlerine yenilir., Gaybi tekkede kalır.''

Alevi -Bektaşi Kültür ikliminin yetiştirdiği önemli bir derviş-ozanı olan Kaygusuz Abdal ömrünün büyük bölümünü Abdal Musa Tekkesinde geçirmiş. Yaz tatilinde yolumuz Elmalı'nın Tekke Köyü'nden ikinci kez geçince , bu hikayeyi de anlatmak farz oldu.Şimdi onun bir şiirini okuyun:

Bundan Sana Ne
Ademi balçıktan yoğurdun yaptın,
Yapıp da neylersin bundan sana ne.
Halk ettin insanı saldın cihana,

Salıpta neylersin bundan sana ne.


Bakkal mısın teraziyi neylersin,

İşin gücün yoktur gönül eylersin.

Kulun günahını tartıp neylersin,
Geçiver suçundan bundan sana ne.


Katran kazanını döküver gitsin,

Mümin olan kullar didara yetsin.
Emreyle yılana tamuyu yutsun,
Söndür şu ateşi , bundan sana ne.


Sefil düştüm bu alemde, naçarım,

Kıldan köprü yaratmışsın geçerim.

Sol köprüden geçemezsem uçarım,
Geçir kullarını, bundan sana ne.


Kaygusuz Abdal der, cennet yarattın,

Cehenneme nice kulları attın.
Nicesin ateş-i aşk ile yaktın,

Yakıpta neylersin, bundan sana ne.

Kaygusuz Abdal


Kaygusuz Abdal için buradan , Abdal Musa içinse, şuradan bilgilenebilirsiniz.Daha fazla fotoğraf için bakınız buraya.

Perşembe, Eylül 07, 2006

Ölümün Kardeşi



İki ruh halinin tezahürü: Birincisinde melankolik bir yenilmişlik hali var.Bir hükmedememe durumu.Durumlara ve olaylara.Her şeyden bıkmışlık ve uzaklaşma isteği sanki bunun tecellisi.Aynı insanlar , aynı betimler,betini benzini soldurmuş ol kişinin... Onu arzulayış-üstelik yabancı bir evde- tüm bu bıkkınlığa sebebiyetten geçici olarak kurtulabilir miyim duygusunun yüreğini dağlayan ateşi gibi. Bu geçicilik , sorunlarına sahip çıkabilme sorumluluğunun hala -ne olursa olsun -yitmediğinin bir ifadesi...
İkincisinde,bütün iyicil duyumsamaları örtecek bir kara örtü olarak düşünülmüş.Batan güneşin ardından, ışıksız saatlerin başlaması gibi.Akıl ve duyunun algılayışından yoksun , maddesel bir boşluk hali.O akıl ki mutluluğun sürekliliğinin ,o algılayışın sürekliliğinden geçtiğinin farkında.Yine algı dünyasının mutluluğu elde etmeye yetmediğini bize hissetiriyor bir sebep.Aydınlığın, içinde karanlığı taşıdığı bir dünya var.Bütün olabilecek olumsuzluklara karşı yaşama kararlılığı, yılgınlığı, yorgunluğu erteleme ,hep erteleme isteği doğuruyor.Buna katlanabilme gücünü yine içinde bulunduğu maddesel ortamdan buluyor.Yalnız bu öyle bir madde ki insanın içini yaşama karşı -herşeye rağmen-onulmaz aşk duyguları ile dolduruyor.Hele onla hemhal olan, güçlü aklı ve yüreği olan biriyse , onu ermiş mertebesine bile taşıyor.
Şimdi ,bunları düşündüren şiirleri okuyunuz lütfen:

Bir Misafirliğe
Bir misafirliğe gitsem,

Bana bir temiz yatak yapsalar,
Herşeyi, adımı bile unutup

Uyusam...


M.Cevdet Anday



''
Uykuya dalmak üzereydim.
Us, seslendi kulağıma:
-Mutluluk gülleri uykuda kokmazlar, asla.
Ölümün bu kardeşine teslim olmaktansa ,
Otur şarabını iç...
Ötede sonsuza kadar uyuyacaksın nasıl olsa!
''

Ömer Hayyam

Çev.:Kenan Sarıalioğlu
Resim: Kaynak

Cumartesi, Eylül 02, 2006

Dönüş


Yeni bir başlangıç veya yeniden başlamak için bir sebep..Öyle bir sebep ki kendinize karşı vereceğiniz bir dolu sözleri de beraberinde getirir.Bu yüzden insanı güdüleyen bir yönü vardır bütün dönüşlerin sanırım. Bu sözcüğün içinde sakladığı sihir bu olmalı.Verdiğiniz sözlerin ne kadarını yerine getireceğiniz önemli değildir. Hayatın gidişatı belirler onu. Sözlerinizin çok büyük ya da küçük olması da öyle.Önemli olan her dönüşün bir takım yargı ve kararlara varmanızda size gerekçe yaratmasıdır.
İnsan nerelerden döner diye düşününce insanın aklına o en büyüğü geliyor önce.Hani insan ondan dönünce, o günü ikinci doğum günü sayıyor ya...Bulamadınız mı ? Tabi ki ölümden dönmek.
Bu örnekten bakınca dönmek ne güzel geliyor.Ama dönmenin kötü olduğu durumlarda var:Hapse dönmek gibi . Bir de dönüşün iyi ya da kötü mü olacağını koşulların belirlediği durumlar:Kararından dönmek...Yanılsamalı dönüşler de var:Psikiyatristte giderseniz bir anda sizi çocukluğunuza döndürüverir.Çocuk olmak güzel olabilir .Ama çocukluğuma hani gerçekte de dönmeyi istemem. Geleceği yaşamak güzel.Hayat dönüşlerle sarmalanmış olabilir.Bu durum hayatta yerinde saymayı gerektirmiyor.Geçmiş geleceğine yön vermek için var.Her dönüşte girdiğiniz karar ve yargı sürecinde, tarihinizin iyi analizine ,kendinize yeni bir yol açmak için
ihtiyacınız var.
Tatil bitti.Fani yaşamın uçumundan savrulmadan önce , bu dönüşten anlamlı bir sebep üretmek ,çıkar bir yol bulmak ister bu deli gönül.Çünkü o hep iyimserlikten yana...



''Her gün bir yerden dönmek ne iyi.
Her gün bir yere konmak ne güzel.
Bulanmadan donmadan akmak ne ala.
Dünle gitti cancağızım,
Ne kadar söz varsa düne ait…
Şimdi yeni bir şeyler söylemek lazım. ''
Mevlana C. RUMİ

Pazartesi, Ağustos 07, 2006

Bir Kitap, Bir Şiir




Hapisten Çıktıktan Sonra
''...
Bakkal Karabet'in ışıkları yanmış.
Affetmedi bu Ermeni vatandaş,
Kürt dağlarında babasının kesilmesini.
Fakat seviyor seni,
Çünkü sen de affetmedin,
bu karayı sürenleri Türk halkının alnına.''
(Seçilmiş şiirler 1954)
Nazım Hikmet


Bu şiir Ayhan Aktar 'ın ''Türk Milliyetçiliği,Gayrımüslümler ve Ekonomik Dönüşüm '' adlı kitabında ,''Osmanlı Meclisi Ermeni Meselesini Tartışıyor'' adlı makalesinin başında geçiyor. Makalede meclis tutanakları incelenerek dönemde cereyan eden Ermeni meselesine dair olaylar dönemin politikacıları tarafından ele alınarak ne şekilde tartışıldığı, İttihatçı güçlerin insanlık tarihinin bağrına açtığı derin yara izi , tarihin tanıklığı önünde gözler önüne seriliyor.Bu arada resmi tarihin çatırtıları da hissediliyor.Kitap başka konulu makaleleri de içeriyor. Örneğin tarihimizin yine derin bir yara izi olan Mubadele yıllarına ait olaylarda siyasi arka planıyla inceleniyor.Bu dönemi merak eden mutlaka bu makaleleri de okumalı.

Çarşamba, Temmuz 19, 2006

Ölümsüz Ölüm



Bir Kehribar Parçasındaki Arı
Gizlenmiş, parlıyor kehribarda,
Sanki balındaymış gibi sarı.
Bu mutlu, bu ölümsüz ölümü
Kendi seçmiş olmalı bu arı.

Catullus
Latin ozan

Perşembe, Haziran 29, 2006

Pencere




Pencere, en iyisi pencere,

Geçen kuşları görürsün hiç olmazsa ;

Dört duvarı göreceğine.
Orhan Veli

Çarşamba, Haziran 28, 2006

Pazar, Haziran 25, 2006

Özgürlük Ateşi


Xanthos antik kentini duymuşsunuzdur. Fethiye -Kaş karayolu üzerinde , Kınık yakınlarında, Eşen çayı kenarında kurulmuş eski bir kent...İlk gezdiğimde aşağıda okuyacağınız hikayesini de yeni duymuş ve etkileyici bulmuştum.Bu gün ,o gün okuduğum hikayesini tekrar okuyunca La fonten'in bir fablını da hatırladım:
Kahraman ve onurlu Xanthos...
Mitolojik öyküler bir yana Xanthos antik çağın "en onurlu ve kahraman kenti" olarak anılıyor. Tarihin ilk dünya savaşı, on yıl süren Truva Savaşları olarak bilinir. Bir güzellik yarışmasının ardından Olimpos Tanrıları’nın kıskançlık, öfke ve ihtiraslarına kurban olan iki kent; Akha ve Truva, on yıl boyunca savaşmıştı. Yunanistan’dan gelen 100 bin kişilik Akha ordusu Truva’ya saldırdığında, Anadolu’nun dört bir yanından yardım gelmişti. İ.Ö. 1200 yılında, Truva’ya yardım edenler arasında Xanthoslu Sarpedon komutasındaki Likya ordusu da vardı... Xanthos, Likya’nın belki de en cesur, en kahraman ve en onurlu kentiydi...
Tarih boyunca hep cesaretleriyle anılan Xanthoslular, özgürlüklerine öylesine düşkündü ki, tek korkuları “esir düşmek” olmuştu. Esir düşmemek için benimsedikleri ilginç bir gelenekleri vardı. Kentin en iyi ailelerinden seçilen küçük bir grup uzaklara, başka kentlere gider, “topluca ölüm” haberi gelene dek orada yaşarlardı. Halk, esir düşmektense, topluca intiharı seçerdi. O küçük grup daha sonra geri döner, kenti yeniden kurardı... Gerçekten de Xanhtos, iki toplu intiharın ardından, iki kez yeniden kurulmuştu...

Persler'den Bizanslılar'a
İ.Ö. 500’lü yıllarda Persler, Anadolu’daki kentleri birer birer ele geçirmeye başlamışlardı. Sıra Xanthos’a geldiğinde inanılmaz bir direnişle karşılaştılar. Xanthos halkı yenilmektense topluca intihar etti. Kent dışında bulunan Xanthoslular, yıllar sonra kenti yeniden kurdular... Ancak talihsizlik yakalarını bırakmadı, kent bir büyük yangın yüzünden yerle bir oldu, yıllar sonra bir kez daha, bu sefer Roma İmparatoru Brutus’e karşı toplu intiharı seçtiler... Bir başka Romalı, Marcus Antoninus inanılmaz bir inatla kenti tekrar ayağa kaldırdı ve Xanthos’a yeniden yaşam verdi...
Xanthos, Likya tarih sayfalarına, “cumhuriyet yönetimini uygulayan ilk ülke” olarak da geçiyor. İ.Ö. 300’lü yıllarda, bölgedeki 23 kent bir birlik kurarak demokratik bir yönetim benimsemiş ve İ.Ö. 2’nci yüzyılda Xanthos’u kendilerine başkent seçmişlerdi. 23 Likya kentinin temsilcileri burada toplanır, bölgeyle ilgili en önemli kararları burada alırlardı...
Kaynak

Xanthos Yazıtı

Evlerimizi mezar yaptık,

Mezarlarımızı ev.
Yıkıldı evlerimiz,
Yağmalandı mezarlarımız.
Dağların doruğuna çıktık,
Toprağın altına girdik,
Suların altında kaldık,
Gelip buldular bizi.
Yakıp yıktılar,
Yağmaladılar bizi.
Biz ki analarımızın, kadınlarımızın
Ve ölülerimizin uğruna,
Biz ki onurumuz ve özgürlüğümüz uğruna,
Toplu ölümleri yeğleyen bu toprağın insanları.
Bir ateş bıraktık geride,
Hiç sönmeyen ve sönmeyecek olan.
çev.:Azra Erhat


------------------&---------------------

Kurtla Köpek
Köpekler kuş uçurmaz olmuş çiftlikten
Kurt çelebi tazıya dönmüş açlıktan.
Bir deri bir kemik , dolaşırken dağda
Bir çomar görmüş ,ama ne çomar,
Kerli ferli, yağlı besili, parlak tüylü.
Yolunu şaşırmış besbelli.
Saldır , lokma lokma et şunu.
Hazretin canına minnet,
Ama bakmış, kan gövdeyi götürecek:
Kelleyi pahalıya vereceğe benzer
Bu koca köpek.
Aşağıdan almış, ne yapsın:
(Devamı burada)

Cumartesi, Haziran 24, 2006

Hayal Et



Hayal et, cennet diye bir şey yok
Biraz çaba gösterirsen, yapmak kolay bunu
Ayaklarımızın altında cehennem yok
Tepemizde, sadece gökyüzü
Hayal et tüm insanların
Sadece "bugün" için yaşadıklarını
Yeryüzünde hiçbir ülkenin olmadığını hayal et
Zor değil yapmak bunu
Öldürmek ve ölmek için
Ortada bir din de yok...
Hayal et tüm insanların,
Barış içerisinde yaşadıklarını
Hayal et, hırsın olmayışını
Yap ve şaşırt beni
Açgözlülük de yok, açlık da...
İnsanlar arasında bir kardeşlik ortamı,
Hayal et tüm insanların
Dünyayı paylaştıklarını...
Diyebilirsin ki, ben ayakta uyuyorum, rüya görüyorum
Fakat ben, bunu yapan tek kişi değilim
Umarım bir gün gelir sen de bize katılırsın
Ve dünyada birlik içinde yaşarız...

John Lenon

Cuma, Haziran 23, 2006

Bir Çin Şiiri


(7.yy)
Davacı zengin, davalı yoksulsa
Zenginden yana işler yasa.
Davacı yoksul, davalı zenginse,
Davalıda kalır nizalı arsa.
Davacı da davalı da zenginse;davadan
Özür diler çekilir aradan kadı.
Davalı da davalı da yoksulsa;bak
Sade o zaman işte yerin bulur hak.
Can Yücel

Perşembe, Haziran 22, 2006

Requiem Hakkında İki Anekdot



''1791 Temmuz'unda, Mozart'ın evine bir yabancı geldi. Griler içindeki bu ziyaretçi, bir soylunun elçisi olarak geldiğini ve besteciye efendisi adına bir requiem siparişi vermek istediğini bildirdi.Sipariş verenin kimliğini gizlemek istediğini ve eserin efendisi için çok değerli birisi için sipariş edildiğini söyledi. Eser için besteciye yarısı hemen ödenmek üzere 450 Gulden verilecekti. Hızla çalışmaya başlayan Mozart , aynı zamanda ''Sihirli Flüt'' için de çalışıyordu.Mozart , Requiem üzerindeki çalışması ilerledikçe korkunç bir fikre saplandı. Uzun sürede etkisini gösteren bir ilaçla zehirlendiğini ve eseri ısmarlayanların ölüm tarihini hesapladıklarına inanıyordu.Böylece her geçen gün , bestelediği eserin kendi Requiem 'i olduğuna inanmaya başladı.''
-----0000000------
''Viyana yakınlarındaki şatosunda yaşayan Kont Franz von Walsegg amatör olarak flüt ve çello çalan , aynı zamanda besteci olmaya heveslenen bir soyluydu. Şatosunda düzenlediği konserlerde , önceden devrin tanınmış bestecilerine sipariş ettiği eserleri , kendi besteleriymiş gibi sunmaktan büyük zevk duyardı. Çevresindekilerin çoğu , işin aslını bilmekle birlikte, kont'un oyununa katılıyordu.
14 Şubat 1791 günü , Kont'un genç eşi Anna Von Walsegg ,21 yaşında yaşamını yitirdi. Bu olaya çok üzülen Kont, karısının ölümünün birinci yılında çalınmak üzere bir Requiem ısmarlamak istedi. Besteci olarakta Mozart'ı seçti ve adamlarından birini ona gönderdi.Neredeyse efsane haline gelen ''grili adam '' , yani kimliğini gizleyen elçi, besteciye çok iyi bir tutar , 450 Gulden öneriyordu.( Müzik tarihçileri Mozart'ın Kont'u tanıdığı yolunda fikirler ileri sürüyorlar. Eseri bizzat Kont'un kendisinin Sipariş verdiğini söylüyorlar.)
Mozart her zaman olduğu gibi , siparişi alır almaz hemen çalışmaya başladı. ilk iki bölümünü tamamladı. Daha sonra Sihirli Flüt Operası üzerindeki çalışmaları ve gittikçe bozulan sağlığı, bestecinin istediği hızda çalışmasını engelliyordu. 5 Aralık 1791 gecesi öldüğünde eserin ancak ''Lacrimosa'' bölümüne kadar tamamlayabilmişti.Diğer bölümler için ancak taslaklar vardı.
Mozart'ın ölümünden sonra karısı Constanze, eseri tamamlanmış olarak geri verme telaşına düştü. Eşinin ölümü zaten kötü olan maddi durumlarını iyice bozmuştu ve buradan alacağı paraya çok ihtiyacı vardı.Genç kadının aklına , kocasına son yıllarda eserlerini kopya etmekte yardım eden ve aynı zamanda öğrencisi de olan Franz Xaver Süssmayr geldi. Üstelik Mozart'ın stilini en iyi o taklit ediyordu. Böylece eser üzerinde çalışmaya başlayan besteci , bir süre sonra eseri tamamladı ve eser sipariş sahibine ulaştırıldı.
Gerçekten de bugün pek çok uzman, eserin hangi bölümlerinin Mozart'a ait olduğunu tam olarak saptayamıyor.''
Gerek müziğindeki olağanüstü yoğunluk,gerekse bestelenişindeki esrar, Requiem'i iki yüz yıldır Mozart'ın en tanınmış eseri konumuna getirmiştir.

''Duygularımı şiirle aktaramam, şair değilim;
kendimi gölgeler ve ışıkla ifade edemem, ressam değilim;
düşüncelerimi hareketlerle de açıklayamam, dansçı değilim.
Ama hepsini müzikle yapabilirim.Ben müzisyenim...''
W.A.Mozart
kaynak: Boyut Müzik/klasik müzik koleksiyonu

Çarşamba, Haziran 21, 2006

Dilin Gücü

Güçlü olmak istersen söz ustası ol:
Dil, yiğit elindeki kılıç gibidir.
İyi konuşan daha merttir iyi döğüşenden.
Dize getiremezler yüreği cerbezeli olanı.
İyilikle , adaletle hüküm sürer
Atalar dilini güzel konuşan.

Kaynak: Eski Mısır ' dan Şiirler/T. Sait Halman

Şeyh Bedrettin

Şeyh Bedreddin bir Selçuk prensidir, Sultan II'nci İzzeddin Keykavus' un beşinci kuşaktan torunudur. Edirne'ninyakınındaki Simavna kasabasında doğmuştur. Babası Gazi İsrail, Simavna kalesini alan Türk ordusunun kumandanıydı. Kalenin alınışından sonra da Simavna kadısı olmuştur. Bedreddin, Yıldırım Bayezidin Timur'a yenilmesinden sonra Bayezidin oğlu Musa Çelebi'nin kazaskerliğini yapmıştır. Bayezid'in öteki oğlu Mehmet Çelebi, kardeşini ortadan kaldırıp yönetimi tek başına ele alınca (1413) İznik'e sürülmüş, halifelerinin çıkardığı isyanlar sonunda da yakalanarak Serez'de asılmıştır. Serez'in Yunanlılara geçişinden sonra Bedreddin'in kemikleri bir sandık içinde İstanbul'a getirilerek Topkapı Sarayı Müzesi,'ne konulmuştur.
Bedreddin'in toplumculuğu, sürgün olarak gönderildiği İznik'te başlıyor. Kendisi, toplumsal düşüncesini şöyle anlatmaktadır: Tanrı, dünyayı yarattı ve insanlara verdi. Şu halde dünyanın toprağı ve bu toprağın bütün ürünleri insanların ortak malıdır. İnsanlar eşit olarak yaratılmışlardır. Birinin mal toplayıp öbürünün aç kalması Tanrı'nın amacına aykırıdır. Ben, senin evinde kendi evim gibi oturabilmeliyim. Sen, benim eşyamı kendi eşyan gibi kullanabilmelisin. Çünkü bütün bunlar hepimiz içindir ve hepimizindir.
Tanrı, insanlara akıl verdi. Herkes, Tanrı'yı aklının erdiğince kavrayabilir. Birinin kavrayışı ötekinin kavrayışına benzemeyebilir. Aynı kavrayışta bulunmayanların birbirlerini kınamaları, birbirlerini zorlamaları doğru değildir:Düşünce ve vicdan özgürlüğü, doğal düzenin ürünüdür. Ayrılıklar din adamlarının işleri karıştırmasından doğmuştur. Bunlar ortadan kaldırılırsa bütün dinler bir olur. Hıristiyanların Tanrı'yı kavradıklarını yadsımak dinsizliktir. Onlar da aynı Tanrı'ya tapmaktadırlar. Müslüman, Hıristiyan, Musevi, Mecusi hep aynı Tanrı'nın kuludur. Hepsi kardeştirler. Aralarında sevgi ve saygı olmalıdır. Onların bu sevgi ve saygıları gerçeği yanlışa üstün kılacak, amaç, gürültüsüzce kendiliğinden elde edilecektir. Birbirlerini sevenler ve sayanlar herzaman birleşebilirler.
Hükümet, seçimle kurulmalıdır. Ulus, tam bir özgürlük içinde oyunu kullanabilmelidir. Kıyan ve zorba (zalim ve mütegallip) bir hükümetin buyruklarına uymamak gerekir (caizdir). Saray, saltanat, yeniçeri, tekkeler, dervişler hep zorbalığın ürünüdür. Bu zorbalığa boyun eğilmemelidir.
Bedreddin'in açık seçik maddeciliği, tasavvuf konusundaki düşünceleriyle büsbütün belirmektedir. Örneğin,varsayılan ölüm ötesi (ahret) üstüne hemen bütün tasavvuf bilginleri sustukları, gerçek düşüncelerini açıklamak gücünü, gösteremedikleri halde Şeyh Bedreddin, Varidat adlı yapıtında korkusuzca ve açık yürekle şunları söylemektedir: Ruhlar, maddelerde bulunan güçlerden ibarettir. İnsanı iyiliğe sürükleyen kendi gücü melek,kötülüğe sürükleyen kendi gücü de şeytandır. Bu güçler, sadece insanlarda değil, bütün cisimlerde vardır. Örneğin,bir yağmur tanesi bir neden ve güçle oluşur (teşekkül eder). Yağmur tanesini oluşturan ve tarlaya düşüren güce melek denir. Deccal, Dabbe, Mehdi'nin görünmesi gibi kıyamet belirtileri yüzyıllardan beri boşuna beklenmiştir,bundan sonra da boşuna beklenecektir. Vücut zerreciklerinin bir kez dağıldıktan sonra yeniden bir araya gelmesine ve cesetlerin yeniden dirilmesine (haşrine) imkan yoktur. Her güzel şey cennet, her kötü şey cehennemdir.Kitaplarda tanımlanan cennet ve cehennem bir düşçülük ürünüdür (hayal aleminde tahakkuk etmiştir).Bedreddin, tapınma (ibadet) konusunda da şunları söylemektedir: Tapınma, bütün namazlar ve niyazlar, ahlakın düzeltilmesi, içyüzün arınması içindir. Gerçek tapınmanın hiçbir koşulu, sınırı, biçimi yoktur (yüzünüzü nereyedönerseniz Tanrı oradadır, ayetini hatırlayınız). Tapınma, hangi biçimde yapılırsa yapılsın, Tanrı'nın isteğine uygun olur. Gerçek tasavvufçu, herkesin anlayamadığı şeyleri bildiği halde bunları halka söylemez. Onları meydana apaçık koyarsa öldürüleceğini bilir. Gerçi bu, ikiyüzlülük sayılabilir. Ama dışla için bir ayrılığı olmalıdır. Her inanış,kendi yerinde (mertebesinde) haktır. Gerçek, halka, daha işin başında ve apaçık söylenirse ya yollarını sapıtırlar, yada gerçeği söyleyeni suçlarlar. Halk ve gerçek, ayrı ayrı gözetilerek, ortalama bir yolla birbirlerine alıştırılabilir.Ama her halde halk, gerçeğe (hakikate) alıştırılmalıdır.
Halifelerinden Börklüce Mustafa'yla Torlak Kemal'in çıkardıkları isyanlar bastırılıp bağlılarının tümü kılıçtan geçirilince Şeyh Bedreddin, sürgün olarak bulunduğu İznik'ten yola çıkarak Çelebi Sultan Mehmet'in o sırada bulunduğu Serez'e kendi ayağıyla gelmiş ve boynunu ipe uzatmıştır. Tarih şöyle yazıyor: Çelebi Sultan Mehmet,Bedreddin'i karşısında görünce, yüzünüz neden bu kadar sarardı? diye sormuş. Bedreddin de şu karşılığı vermiş:''Güneş, batarken sararır.''

Kaynak: Düşünce Tarihi S/186-187 / Orhan Hançerlioğlu / Remzi Kitabevi..
Ayrıntı


Şeyh Bedreddin Destanı'ndan/Nazım Hikmet
...
Yağmur çiseliyor,
Korkarak yavaş sesle
Bir ihanet konuşması gibi.

Yağmur çiseliyor,
Beyaz ve çıplak murted ayaklarının
Islak ve karanlık toprağın üstünde koşması gibi.

Yağmur çiseliyor.
Serez'in esnaf çarşısında,
Bir bakırcı dükkanının karşısında
Bedreddin'im bir ağaca asılı.

Yağmur çiseliyor.
Gecenin geç ve yıldızsız bir saatidir.
Ve yağmurda ıslanan
Yapraksız bir dalda sallanan
Şeyh'imin çırılçıplak etidir.

Yağmur çiseliyor.
Serez çarşısı dilsiz,
Serez çarşısı kör.
Havada konuşmamanın, görmemenin kahrolası hüznü.
Ve Serez çarşısı kapatmış elleriyle yüzünü.

Yağmur çiseliyor.

Salı, Haziran 20, 2006

Sereserpe


Uzanıp yatıvermiş, sereserpe;
Entarisi sıyrılmış hafiften;
Kolunu kaldırmış koltuğu görünüyor,


Bir eliyle de göğsünü tutmuş,

İçinde kötülüğü yok biliyorum;
Yok benim de yok ama...
Olmaz ki!
Böyle de yatılmaz ki
!
Orhan Veli

Cumartesi, Haziran 17, 2006

Ölümsever mi ,Vatansever mi?



Geçenlerde Perihan Mağden'in yazısı nedeni ile yargılandığı davaya girerken kapıda malum vatanseverler yine protesto gösterilerini eda ettiler.Bunda bir tuhaflık yok.Zaten alıştırıldık bu derin toplum psikolojisine.
Ama insanı tuhaf eden, kutsal ölüm annelerinin''Şehit annesi olma hakkımı elimden alamazsınız ''demeleri...
Bu nasıl bir haktır anlamakta zorlandım.Bu nasıl bir kutsallıktır ki yaşamı değilde ölümü yüceltir.Bu nasıl bir devran ki neredeyse tamamı yoksul olan bu şehit anneleri yaşama ,yaşamaya dair bir hak için sokağa dökülmezde ölüm hakkı için bütün yüreği ile bağırır.Bu nasıl bir kullanılış biçimi.Bu hiç mi içinizi acıtmaz vatan seviciler...
Madalyonun diğer yüzünde bir başka itilmiş ,yaşamın kıyısına sürülmüş anne resmi var.Annelik kimliğinden başka hiç bir kimliği toplumda kabul görmeyen yine aynı yoksullukla yok sayılmışlıkla yüzyüze...Onlarda kendilerine ''yurtsever'' diyorlar.
Çıkarın ölü bedenlerindeki giysileri.Ne kalıyor geriye. Ölümle eşitlenmiş iki insan bedeni.Oysa suyun altına çamur birikmiş.Ve birileri herzaman karıştırıyor bir çomakla suyu.Yaşamlarındaki bu kadar benzerlik silinip kayboluyor o bulanık suda...
Tüm bu yaşamdan kopup,ölüme yakın duruşumuz,korku toplumuna dönüşmemiz daha önce okuduğum Erich Fromm 'un bir kitabını hatırlattı.Kitaplardan aldığım notları karıştırdım.Şimdi onlardan alıntılar aktaracağım.(Sayfa belirtemeyeceğim. Kitap elimde değil)Ardından yine aynı kitaptan alıntıladığım küçük bir şiirle bitireceğim:
''Yaşamı boğan,kısıtlayan paramparça eden, herşey kötüdür.''
''Özgür insan ölümü herşeyden az düşünür.Onun bilgeliği ölüme değil,yaşama yoğunlaşmasından doğar.''(Spinoza)
''Katıksız ölümsever delidir, katıksız yaşamsever de aziz.''
''Yaratma,kurma ,şaşabilme ve göze alabilme özgürlüğü...Bu özgürlüğü tadmak için etkin ve sorumlu bir birey olmak gerekir.''
''Sevgi, hadım edilme korkusu,kıskançlık,sadizm gibi önemli olgularla ezilen sınıfların yöneticilerine boyun eğmeye hazır olmaları gibi kitlesel olguları Freud,-narsisizm-kavramıyla anlatmıştır.''
''Nevrozlu kişi ,kendisinden hep nefret edildiğinden,kötülüğe uğrayacağından vb. korkar.Gene de bunların kendi kuruntuları olduğunu bilir.''
''Kişi kendini tanrılaştırmaya çalıştıkça kendini diğer insanlardan soyutlar.Bu soyutlama onu daha da korkak yapar.Bunların sonucunda doğan korkuya dayanabilmek için kişi gücünü, acımasızlığını ve narsisizmini gittikçe arttırır.''(Korku toplumuna giden yolu iyi açıklıyor sanırım.)
''Demokrasi,insanın özgürleştiği ve eleştirel aklın damgasını bastığı toplumlara özgüdür.''
''Bilimsel yöntem nesnellik ve gerçekçilik gerektirir.Dünyayı kendi istek ve korkularımıza göre çarpıtmadan,olduğu gibi görmeyi zorunlu kılar. Eleştirel bir biçimde düşünebilme, deneylere girişme,kanıt bulma gereksinimi duyma, kuşkulu bir tutum edinme özelliklerini sağlar.Bunlar narsisist eğilime karşıt tutumlardır.''
''Aşırı narsisist topluluk kendini özdeşleştirebileceği bir önder bulmak ister.''
''Yaşamın tamamiyle denetlenebilir olması için herşeyin ölü olması gerekir.Ölümsever kişi yaşamı denetlenebilir kılmak ister.''
''Yaşama hizmet eden herşey iyidir. Ölüme hizmet eden herşey kötüdür.''

Yaşam ve ölüm sevgisinin gelişmesi için gerekli koşullara buradan bakınız.Şimdi şiir:

'Farkettim gücümün
belleğimde saklı olduğunu...
Farkettim herşeyin değiştiğini
herşeyin küçük olduğunu...''


Kaynak:Erich Fromm/Sevgi ve Şiddetin kaynağı

Salı, Haziran 13, 2006

Bir Kitap ve İki Şiir...

Kitapları karıştırırken Serol Teber'in''Melankoli ''kitabı elime geldi.Önceden okumuştum. Altını çizdiğim yerleri inceledim.Biri şöyleydi:''Melankolikler,her zaman bilinçli olarak ayırdına varamasalar bile insanların benliğinin(de)siyasal bir ürün olduğunu ve yanlış bir hayatın doğru yaşanamayacağını bizzat kendi öz-benliklerinde sezinlerler.Bunun acısını,utancını ve ruhsal gerilimini duyarlar.İnsanın kendi kişisel yazgısını gene kendisinin belirleme istemi... Melankolik kişilerde sorun genellikle bu temel noktada yoğunlaşmaktadır. Karşılığını yaşamı pahasına ödemek koşuluyla da olsa melankolik insan, kendi yaşamına kendisinin bir anlam verebilmesini istemekte,çoğu kez bunu başaramadığı içinde,her şeyden vazgeçip, kuşku ,düş kırıklığı ve hüzünle, kendi içine çekilmektedir.Bu bağlamda, melankoli ,sıradan bir varoluşa karşı, bireysel ve tek kişilik de olsa,vazgeçen,geri çekilen, yadsıyan-Sokrates ve Antigone örneklerinde olduğu gibi,kendisini karşı olduğu insanlara/kurumlara-dolaylıve dolaysız-öldürten ya da intihar eden- anlamlı bir başkaldırı olarakta düşünülebilir.'' Kitap şu şiir cümlesi ile bitiyor:''Anlamayacak olanlara söyleme sakın/Bilebileceğin en güzel şeyleri.''
Tekrar okunabilir.Antigone' da(Sophokles'in)...
Aşağıdaki Baudelaıre şiirini bu kitaptan aldım.Altındaki bir Rimbaud şiiri .(yanlış hatırlamıyorsam)Ne zamandır bu şiiri arıyordum. Bir yere yazdığımı anımsıyorum. Meğer bu kitabın arasındaymış...Şimdi bu ,iki şiiri okuyun:


Hayır Duası
Karşı konmaz güçlerin buyruğu üzre,ozan
Geldiğinde bu tatsız,can sıkıcı dünyaya
Yumruğunu dehşetle, lanetle kaldıran
Annesi kafa tutar rahmeti bol tanrıya:

''Nasıl düştü karnıma bu garip varlık benim,
Lanet olsun bir anlık arzu gecelerine!
Nasıl beslerim onu,nasıl emzireceğim?
Engerek doğursaydım bu gudubet yerine!

Madem hazin kocamın çöplüğü olmam için
Onca kadın içinden beni seçmişsin tamam,
ve mademki cılız,çelimsiz canavarı
Bir aşk mektubu gibi ateşlere atamam,

Öyle buracağım ki bu pis, sefil ağacı
Kokmuş tomurcukları asla açılmayacak!
Yanına kalmayacak bana verdiği acı,
Lanetli eserinin üstüne fışkıracak!''

C. Baudelaire
çev:Erdoğan Alkan



Garibin Düşü
Sabretmeyi bilirim ben.
İçebileceğim sessiz
ve ölebileceğim,tasasız
bir akşam vardır bekleyen
birinde eski kentlerin!

Direnmezse acılarım,
bir gün altınım olursa
kuzeye giderim, ya da
bağ kentlerini boylarım
-tatsız düşlerden usandım.

Bir şey var yitip kaybolan.
Dolaşıpta köşe bucak ,
döndüğümde açmayacak
kapısını o yeşil han
güleryüzle hiçbir zaman.
Arthur Rimbaud

çev:hatırlayamadım...

Cumartesi, Haziran 10, 2006

Timon İçin

Vaktiyle Radyo 1'de William Shakespeare'in ''Atinalı Timon'' adlı oyununu Radyo Tiyatrosunda dinlemiştim. O günden sonra Timon, Rüştü Asyalı'nın sesiyle içimde yer etmişti. Şimdi üç tane epigramma yazacağım ,farklı kişilerden.Hepsi Timon'la ilgili...Epigrammanın sözlük anlamı,bir şeyin üzerine yazılan yazı demekmiş.Bu anlam zamanla bronz ya da mermer plakalara kazılan kısa şiirleri kapsamış.Daha sonra,sadece kısa şiirlere verilen isim olmuş.Ama önce Timon'un hikayesinden kısaca bahsedeyim:
Timon Atina'da cömertliğiyle ün yapmış sevilen bir kişidir .Öyle ki kentin her türlü sorunun da bile ona başvurulur.Evi ve sofrası herkese açıktır.Bu haliyle herkesten saygı görmektedir,kentin babası gibidir.Ne varki gün gelir Timon'un zenginliği tükenmeye başlar.Hiç almayıp, hep veren Timon'un kapısında alacaklılar birikmeye başlar.Timon bu kötü zamanında çok sevildiğine inandığı yakınlarına ,Atinalılara ve senatoya güvenmektedir.Fakat Timon'un kapısını artık kimse çalmamaktadır.yakınları ona rastlamamak için evlerinden çıkmazlar.Senato onun bu zor durumuna ilgisiz kalır.Timon yaşadığı büyük hayal kırıklığının ardından ,artık tüm insanlarlara karşı büyük bir nefret ve tiksinti duymaktadır.Ancak bunu belli etmez Eski varlıklı günlerine kavuştuğu söylentisi yayarak Tüm eski çevresini ziyafete çağırır.Bunu duyan Atinalılar Timon'un ziyafetine koşarlar.Timon ziyafetine gelenlere boş sahanları açtırır ve ''yalayın köpekler! ''diye bağırır ve tüm nefretini haykırır.
Daha sonra bir dağ başına çekilen Timon bir daha insanların arasına karışmaz. Onu vazgeçirmek için gelen bir kaç tanıdığını da en kötü ilenmelerle yanından kovar.
İşte hikaye bu şekilde..Ne diyeyim ,gerçek dostunuz çok olsun.Şimdi epigrammalar:

İnsan Sevmeyen Timon'a Kötü Gelen Öteki Dünya
-Söyle Timon ,bura mı yoksa ora mı kötü?
-Bura kötü!
Daha çoksunuz burada çünkü.
Kallimakos

İnsan Sevmeyen Ölü
Esenleme beni yolcu,yoluna git!
Uzak durman en büyük esenlik bana.
Kallimakos

Timon için
Isırgan otu dört yanım,devedikeni;
Var git yoluna yolcu,dalar yaklaşırsan.
Benim ..Ta kendisi, insan sevmeyen Timon.
İçinden geldiği gibi söv ,helal olsun,
Çekil git yeter ki!
Hegesippos
Çeviriler:Oktay Rifat



Kaynak : Yunan Antologyasıve Latin Ozanlarından çeviriler/O.Rifat-Adam yayınları
Zeynep yazıcı/netyorum.com

Perşembe, Haziran 08, 2006

Bir Türk 'ün Yakınmaları

Şu günlerde toplum hayatımızda Cem Yılmaz'ın ''Gora'' adlı filminde Komutan Logar'a durup durup ''Yabancı bir cisim bize doğru yaklaşıyor'' diyen karakter gibi bir şahsiyet zuhur etti.Yalnız burada Komutan Logar Türkiye hukuk sistemi oluyor.Ben bu yıl birinci sınıfların öğretmeniyim.Sanırım hukuk sistemimiz de benim şikayetçi öğrencilerim karşısında düştüğüm dumumu yaşıyor:Bıkkınlık...Kim mi bu şahsiyet? Bilirsiniz canım,
derin toplumun yeni tezahürü:kerinçsiz. Yeni dediysem, starlık anlamında...( Adın ilk harfi imla hatası değil, zira biz özel ve cins isimleri anlatırken ''Eğer bir varlıktan dünyada bir tane varsa adı özel ,değilse cins adıdır '' diyoruz.) Yeni kurban Elif Şafak'mış.Türklük adına buluttan bile nem kapacak bir halde,bir serseri mayın gibi ortalıkta dolaşıyor . Konuşan, fikir üreten herkese çarpabilir.Yasalardaki eksiklik fazlalık ve yorumlara açıklık hali de değerli Türk'ümüze kolaylık sağlıyor olmalı.(Türk derken ,kimliğinin tek öznesi haline getirdiği içindir.)Söylenecek çok şey var ama dil yorulduğuna değmez diye düşünüyorum. Sadece ,düşünür Şopenhavır 'ın(yazılışını hatırlamıyorum) sözünü yineleyelim:''Hayatta gurur duyacak hiçbir şeyi olmayan her acınası alık ait olduğu milletle gurur duymakla elindeki son çareye el atmış olur.'' (bağlantı)



Perşembe, Haziran 01, 2006

Eşek ve Efendileri



Bahçıvanın eşeği
Kaderden şikayetçiymiş.
Gün doğmadan kalkmak
Canına tak demiş.
- İNSAF, diyormuş;
Horoz bile uykuda ben yüklenirken.
Neymiş? Pazara ot gidecekmiş.
Ot için uyan caanım uykudan.
Kader acımış eşeğe.
Değiştirmiş efendisini.
Bizimki düşmüş bir dericiye.
Gel de arama eskisini:
Deriler leş gibi kokar,
Üstelik ottan da ağır.
- Ah, demiş; ben böyle mi olacaktım?
Eskiden hiç olmazsa,
Başımı bir attım mı arkaya,
Bir parça yeşillik yolardım.
Lahana bile çıkardı bahtıma.
Şimdi yesem yesem
Sopa yiyorum başımı çevirsem.

Kader yine acımış eşeğe,
Almış dericiden, vermiş kömürcüye.
Eşeğin hali büsbütün duman.
Başlamış yine dert yanmaya;
Kader kızmış artık o zaman:
- Bıktım gayrı, demiş, bu eşekten.
Padişahlara yüz vermedim
Bu eşeğe verdiğim kadar.
Başka işim mi yok benim?
Dünyada dertli bir o mu var?

Kader haklı; ama hep böyleyiz:
Bir türlü halimizi beğenmeyiz.
En kötü kader hep bizimkidir.
Tanrıya dilekçe üstüne dilekçe:
Bütün dileklerimizi yerine getirse
Ardından yenileri gelir

Jean de La Fontaine ( hayatı hakkında)
çev. Sabahattin Eyuboğlu

Yaşayan Efsane



Evet bir efsane ile aynı zaman diliminde yaşıyoruz.O ,bin yıllar alan büyük bir müzik kültürünün en yetkin özeti gibi.Sadece müzikten ibaret sayamayız elbette.Orta Asya'dan kökenlenen ve Anadolu'nun zengin kültür birikimi ile şekillenen oldukça sade, basit ve vurucu bir söz dünyası.Müzikle birleşince bu söz dünyası ,insanı sarhoşmuşçasına bir lirizm denizinde dalgalandırıyor. Tabi bu denize yabancı olanlar onu tanımak ,içinde bir duyuş geliştirmek için sabırl ı olmalı.Evet bir kez daha yineleyelim:O geleneksel müziğimizin yaşayan efsanesi, zamana hep meydan okuyacak bir Anadolu çınarı...Bir eserinin şiirini aktarayım:(Bunun ''Ölmeyen Türküler 2''Albümündeki halini dinlemenizi öneririm.

Karlı Dağlar

Karlı dağlar geçit vermez olunca,
Gidilmez o yare yollar bağlanır.
Gül yüzlü sevdiğim elin olunca,
Elde birşey kalmaz gayrı ağlanır...

Dağlar..,dağlar..,sevdiğim ağlar...

Mah cemale telli duvak örtmüşler,
Ağ ellere al kınalar yakmışlar.
Duydum sevdiğimi gelin etmişler,
Gayrı bu ellerde durulmaz dağlar...

Dağlar..,dağlar..,sevdiğim ağlar...
Neşet Ertaş




Erol PARLAK / Sanatçı-araştırmacı
İmpovize bir sanatçı
Neşet Ertaş nereye ne katmadı ki! Neşet Ertaş'a kadar iptidai, gelişigüzel tezenelerle çalınırdı. Çok incelikli çalınmazdı. Tını olarak da tiz tınılar vardı. Neşet Ertaş ise tezeneleri yerli yerine oturtmuştur. Bam teli kullanımı Neşet Ertaş ile başlar. Böylelikle bağlamaya tok ve geniş bir tını gelmiştir. Ayrıca bağlama icracısı olarak kendisine has tınısı ve muhteşem tekniği ile bağlama çalışında büyük bir çığır açmıştır. Bana göre Neşet Ertaş'ın tınısı hala aşılamamıştır. Çoğu ustanın tınısı, tavrı ve tekniği taklit edilmesine ve hatta aşılabilmesine rağmen Neşet Ertaş'ınki henüz algılanabilme safhasındadır. (devamı burada)