
I
Taze bira, yasemin kokan
Yaz sonlarında bir akşam,
O deniz kenarı küçük lokantada
Dalıp gidişini hiç unutmam.
Göğe vuran panayır ışıkları,
Kestane fişekleri, çarkıfelekler,
Şavk içinde yüzen gemiler limanda.
Farlar, sokak lâmbaları altında.
Ağaçların hışırdayan aydınlık yaprakları,
Kaç defa bir fayton seni beni alıp dolaştırdı
O ışıklar, yeşiller, denizler arasında.
Yanında mahzunluğumu arttıran
Aşkımdı, doymadığım aşkımdı!
Ne kadar öpsem okşasam
kalçaların, yarı açık dudakların
Alacakaranlık bakışlarındı.
II
Pamuk seksen beşten yüz otuza fırladı
Kimin umurunda?
Bizim önem verdiğimiz tek şey varsa
Çini mavisi göklerin, imbatın tadı.
Gökyüzü her sabah masmavi üstümüzde
İmbat her akşam bağrımıza ılgıt ılgıt esiyordu ya...
(...)
Necati Cumalı
Kanat Genişliği : Kahramanlar, insanın görüşünü sınırlar. Askeri üniformalar
gibidir kahramanlar. Gençler onlar gibi olmaya özen gösterirler. Onlara öykünürler. Hepimiz kahramanların okuduğu bütün kitapları okuruz. Kahramanlarımızın giydiği giysileri giyer, onlar gibi konuşmaya özeniriz.Onlar gibi içer ya da içmeyiz. Kahramanlar, insanın tüm özgürlüğünü elinden alırlar.
Bize her şeyi dikte ederler. Tüm kahramanlar totaliterdir. Sonsuz yaratıcılık yeteneğimizi hadım ederler.Özgür bir insanın kahramanları olamaz, çünkü kahraman statükoyu simgeler. Taklit edilmesi gereken bir modeli simgeler. Bir kahramana olan gereksinimimiz, kendi içimizdeki güvensizlikten doğar.Kahramanlar bizi sakatlayarak yönetirler. Totaliter bir toplum kahramansız , modelsiz varolamaz. Özgür bir toplum ise kahramanlarla varolamaz. / Gündüz Vassaf
Gediğine Uyan : "Yalaka inek kasabın bıçağını yalar."
Geçmiş Yaz'dan
Salı, Temmuz 01, 2008
Gönderen yalçınışık zaman: Salı, Temmuz 01, 2008 0 yorum
Ölü Ozanlar Kenti : Sivas
Cumartesi, Haziran 28, 2008
Aşıklar Dini /
Dost ile dosta yanmışız,
Servet ile övünmeyiz.
Hak deyip Hak'ka dönmüşüz,
Cennet için dövünmeyiz.
Bütün evren semah döner,
Aşkından güneşler yanar.
Aslına ermektir hüner,
Beş vakitle avunmayız.
Cananımız canımızdır,
Teni bizim tenimizdir.
Sevgi bizim dinimizdir,
Başka dine inanmayız.
Hakir görmeyiz insanı,
Cümlemizin birdir canı.
Şiir, müzik Hak lisanı,
Çalar söyler usanmayız.
Hüdai'yim Hüda'mız var,
Pir elinden bademiz var.
Muhabbetten gıdamız var,
Ölüm ölür, biz ölmeyiz.
Hüdai
Resim: Eric Drooker
Gönderen yalçınışık zaman: Cumartesi, Haziran 28, 2008 0 yorum
" Herşeyin Başı "Teranesinin Ardındakiler
Çarşamba, Haziran 25, 2008
İnternetteki bir haber sayfasında ,bir bankanın 15 milyon YTL’lik kaynak ayırdığı bir projeye ilişkin işbirliği protokolünün Milli Eğitim Bakanlığı'yla imzalandığı haberi vardı. Proje gereğince 100 bin öğretmene eğitim verilecek ve “Öğretmen Akademisi Vakfı” kurulacakmış. Haberin altındaki okuyucu yorumları bu pek afili görünen durumu öven , şirket sahibinin ne kadar vatansever bir işadamı olduğunu belirten satırlarla doldurulmuş . Yurdum öğretmenleri ve öğretmen adayları da memnuniyetini ifade etmişler.Anlaşılan işadamının gönül okşayıcı sözleri öğretmenlerin gönlünde karşılığını bulmuş.
Madem manzarayı umumi böyle , o zaman Godwin, İllich ve Ferrer'e uzanarak , iktidarların ve "kaz gelecek yerden tavuk esirgemeyen", bu vatansever zihniyetlerin yaldızını biraz kazıyalım ve altındaki paslı tenekeyi biraz görebilelim:

" Eğitime yönelik radikal yaklaşımın önemli bir ögesi, 19. ve 20. yy' da kitlesel okul eğitiminin ortaya çıkmasına gösterilen tepki olmuştur.Bu dönemde , devletin desteklediği ve düzenlediği okullarda zorunlu eğitim verilmesi yönünde sürekli bir eğilim vardı. Kitlesel okul eğitiminin amacı , vatandaşı ve işçiyi modern sanayi devleti için yetiştirmekti.
Radikal eleştirinin belli başlı temaları , okulun politik, toplumsal ve ekonomik gücü etrafında toplanıyor.Ulusal bir hükümetin denetimi altındaki devlet okulu eğitiminin, uyguladığı eğitim sistemi aracılığıyla kaçınılmaz olarak hükümetin buyruklarına körükörüne boyun eğecek, kişisel çıkarlarına ters düştüğünde ve akıl dışı olduğunda bile hükümetin otoritesini destekleyecek ve
'' doğru ya da yanlış olsa da benim ülkem '' türünden milliyetçi bir görüşü benimseyecek vatandaşlar üretmeye yönelik girişimlere yol açtığı, vurgulanan görüşlerden biriydi.Bir diğer radikal eleştiri konusu da okul eğitimi sistemlerinin , uygulanan eğitim süreci boyunca , monoton, sıkıcı ve kişisel tatmin vermeyen işlerde çalışmayı kabul etmek üzere yetiştirilmiş işçiler üretmede kullanılmaları olmuştur.Bu işçiler endüstriyel sistemin otoritesini kabul ederler ve bu sistemde köklü bir değişiklik arayışına girmezler.Bir başka ilgi alanı ise kitlesel okul eğitiminin gelişmesine eşlik etmiş olan , eğitim yoluyla toplumsal değişkenlik sağlandığı miti oldu. Bu mit,
diplomaların toplumsal değer için tam bir ölçü ve toplumsal ödüller için bir temel olarak kabul edilmesine yol açmıştır.Üstelik bu diplomalar varolan toplumsal sınıf bölünmelerine göre dağıtılmaktadır.Eğitim değişkenliği artırmaktan çok, toplumsal sınıflar arası bölünmelerin daha çok keskinleşmesini sağlamıştır.
Bu konular üç büyük eleştirmenin çalışmalarında işlenmiştir: William Godwin , Francisco Ferrer , İvan İllich. Radikaller, politik ve toplumsal sistemin buyruklarını itaatkar bir şekilde kabul etmeyecek , otoriter olmayacak kişiler yaratacak bir eğitim sistemi ve bir çocuk yetiştirme süreci aramışlardır.
Godwin'e göre , Bir denetim grubunun çıkarları adına kullanılabilecek bir hükümet varolduğu sürece hükümet biçiminin değişmesi çok az bir anlam taşıyordu. Ona göre insan aklına duyulan inanç, yönetici sınıfta dönemsel değişikliklerin olduğu cumhuriyetçi bir toplumdan çok , her kişinin bağımsız olabileceği bir toplumu ifade ediyordu.Yönetim her zaman yönetilenin görüşüne dayanmak zorundadır. Yer yüzünde en çok ezilen insanların bir defa düşünce biçimlerini değiştirmelerine izin verin , artık özgür olacaklardır.Her hangi bir yönetim biçimi meşruiyetini ,
halkın kendisini kabul etmesi ve tanımasından alır. Kamuoyunun eğitim yoluyla denetlenmesi sürekli destek anlamına gelir dolayısıyla insan aklının tam olarak gelişmesinin okul duvarları içinde engellendiği her hangi bir toplumda despotizm ve haksızlık rahatlıkla varolmaya devam edebilir.
Godwin ilk olarak politik kurumların , zenginlerin iktidarı gasp etmesini onayladığını ve zengin ile fakir arasındaki farklılıkları şiddetlendirme eğilimlerinin olduğunu hissetmişti.Godwin ikinci olarak , büyük ve merkezileşmiş devletlerin gelişiminin , milli zafer uğruna girilecek maceralar,
vatanseverlik ve uluslararası alanda girilecek ekonomik ve kültürel rekabet gibi bireye son derece az faydası dokunacak değerlerin yüceltilmesine neden olacağına inanıyordu.Milli eğitime
karşı çıktığı başka noktalarda vardı. Şöyle diyordu: " Gençliğimizin, ne kadar mükemmel olursa olsun anayasaya saygılı olmak üzere eğitilmesi doğru değildir, hakikate ve ancak etki altına alınmamış hakikat anlayışına uygun düştüğü takdirde anayasaya saygı duymak üzere yönlendirilmelidir."
Godwin , adil bir toplumun , ancak tüm insanların akıllarını özgürce kullanmalarının sonucunda ortaya çıkabileceğine inanıyordu.Godwin, modern okul eğitimine karşı çıktığı en çarpıcı ifadelerinden birinde şöyle diyordu: " İsterseniz bizi yok edin, ancak milli eğitim aracılığıyla düşüncelerimizde yer alan adalet ve adaletsizlik yok etmeye kalkışmayın."
Başka bir ifadesinde: " Devlet okulu sistemi varolan toplumsal sistemin bütün adaletsizlik
1901'de Barcelona'da Modern Okul'u kuran Francisco Ferrer'e göre ( Bu şehirde bir ayaklanma başlatmakla suçlanıp, 1909 yılında İspanyol hükümeti tarafından idam edilmişti.)
19. yy.'da, okulların zafere ulaşmasının nedeni toplumu ıslah etmeye yönelik genel bir istek değil , ekonomik gereksinimlerdi: " Eğitim yoluyla toplumun yenilenmesini beklemek değil, sanayi şirketlerini kurmak ve buralara yatırdıkları sermayeden kar elde etmek için insanlara, işçilere ve mükemmel emek araçlarına duydukları ihtiyaçtır. Ferrer, kapitalizmin hiyerarşik yapısının işçilerde, belirli karakter özelliği tiplerini gerektirdiğini kavramıştı.İşçiler fabrika mesaisinin sıkıntı ve monotonluğunu kabul etmek ve fabrika içindeki düzenlemeye itaatkar bir şekilde uyum sağlamak üzere eğitilmeliydiler.İşçiler dakik, itaatkar, pasif ve işlerini ve konumlarını kabul etmeye istekli olmalıydılar.Ferrer, "Milli okulları örgütleyenler, hiçbir zaman bireyin yüceltilmesini istemediler. Ancak, onun köleleştirilmesini istediler ve bugünün okullarından
herhangi bir şey ümit etmek boşunadır" diyordu.Ferrer' e göre, fakirlere varolan toplumsal yapıyı kabullenmeleri ve ekonomik gelişmenin varolan yapı içinde gösterilecek kişisel çabalara dayandığına inanmaları öğretilmekteydi. Hükümet okulun sadık yurttaşlar üretmesini istiyordu, sanayi ise eğitimli işçiler istiyordu.Ferrer'in bakış açısına göre bu talepler arasında bir çelişki yoktu. Godwin gibi o da , devletin zenginlerin çıkarını korumak için varolduğuna ve sanayinin ihtiyaçlarının devlet aracılığıyla ifade edildiğine inanıyordu.
İvan İllich'e göre toplumsal tabakalaşma süreci okul eğitiminin yapısında mevcuttur ve bu eğitimin en yıkıcı özelliklerinden biridir.Yoksulların , okulların kendilerine toplumsal ilerleme sağlayacağına ve okul eğitimi süreci içindeki bu ilerlemenin kişisel yeteneklerine bağlı olduğuna inanmaları istenir. Yoksullar bu inanç temelinde okul eğitimini desteklemeye hazırdırlar.fakat zenginler her zaman için yoksullardan daha uzun süre okul eğitimi görecekleri için, okul eğitimi sadece kurulu toplumsal farklılıkların yeni bir ölçüm aracı haline gelir.Yoksulların kendileri de okul standartlarının doğruluğuna inandıkları için , okul toplumsal bölünmenin daha da güçlü bir aracı olmuştur.Yoksullar okula gitmedikleri için yoksul olduklarına inandırılırlar.Yoksullara ilerleme fırsatı verldiği söylenir, onlarda buna inanırlar. Toplumsal konum, okul eğitimi aracılığıyla, başarı ve başarısızlık olarak tercüme edilir. Okul içinde yoksulun toplumsal ve ekonomik dezavantajları başarısızlık olarak nitelendirilir.İllich okulu , Ferrer gibi iktidar fahişesi olarak görür. Okulu yeni bir kilise olarak tanımlar.
Kaynak : Özgür Eğitim / Joel Spring / Ayrıntı Yayınları
Türkçe : Ayşen Ekmekçi
Kanat Genişliği : Öğrenen bir kişi yerine yaratıcı bir kişinin eğiteceği , öğretmenin mesai arkadaşına dönüşeceği , bilginin iradeye dönüşecek bir şey olarak ele alındığı , eğitilmiş insanın değil özgür insanın hedeflendiği yer neresidir? / Max Stirner
Kuşbakışı : Mirkelam / Unutulmaz
Gönderen yalçınışık zaman: Çarşamba, Haziran 25, 2008 0 yorum
Akıntıya Karşı
Pazar, Mayıs 25, 2008
Okulumuzda yapılan denetim toplantısında konuşan
yurdum eğitim müfettişinin ifadesine göre öğrencilerin
başarıya ulaşmasında herhangi bir engelin olmadığı, aynı durumdaki başka okulların başarı elde ettikleri başarı
önündeki en büyük eksikliğin, öğrencilerin hırslı olmamaları, öğretmenlerin bu hırsı öğrencilerine aşılayamamalarıymış.
Tabi bu noktada aynı hırsı öğretmenlerden beklemekte.Öğrencinin öğrenciyle, öğretmenin öğretmenle, okulun okulla,velinin veliyle ve sonuçta paranın parayla
yarıştırıldığı bu eğitim düzeninde, hırsında hırsla yarıştığını,
dolayısıyla elindeki imkanlar neticesinde bu yarışta arkada
kalanın, hırslı olsa bile diğerinden geride kaldığı için hırssız
görüneceğini kendisi gibi orta zekalı her mevki sahibi
düzen adamı, eğer canı isterse kavrayabilir.
Kendisinden o kadar emin ve küstahça konuşmakta ki ,
söylediği her şeyin kendi beyninin ürünü olduğu izlenimine
kendisini zaten kaptırdığı belli olduğu gibi
karşısında oturan bizlerinde kapıldığını zannetmekte. Oysa o
bütün bu zihnine nakşedilenleri dillendirirken karşımızda
bir zavallı gibi göründüğünün farkında değil.
Bir kere hiçbir eğitsel kriteri dikkate almayan bu konuşma,
öncelikle üslubundan laubaliliğini açık etmekte, kurum
kimliğini ve kişiliğini geliştirmekten çok öğretmenleri
sindirmeye, emre itaat etmekten başka bir şey
düşündürmemeye, hiyerarşik zincir içinde kendini
öğretmenlerin üstünde konumlandırmaya
ve bu tavrı pekiştirmeye ( Patron- çavuş - amele
hiyerarşisi ) yönelik kapalı ancak kapalı olsa da her yanından
taşarak sırıtan anlamlar taşıdığı görülmekte hatta yer yer
goygoyculuğa kadar uzanmaktaydı.
Pek saygıdeğer (!) müfettişimiz bu konuşmalarında,
benzer konumda olduğunu ima ettiği kurumları karşılaştırırken
hangi araştırmalarının sonuçlarına dayanıyor,
hangi kriterleri göze alıyordur dersiniz : Tabi ki hiçbir.
İki saatlik ya da bir günlük kurum denetlemelerindeki
gözlemlerini dikkate alıyor olmalı büyük ihtimalle.
Peki bu gözlemleriyle sonuca giderken hangi objektif ve diğer
bilimsel çağdaş eğitim ilkelerini gözetiyor: Tabi ki yine hiçbir.
Sadece kendi görüş ve algı dünyasını, yani gözlerinin
gördüğü yer kadarını( ! ) Peki bunları kabul ettiğimizi düşünelim.
Bize her imkan sunulur,bunlarla harikalar yaratmamız
gerekirken, biz; çalıştığımız bu kurumun öğretmenleri;
birer miskin olduğumuz, ve hiçbir halta yaramadığımız
( ki çok net ima edildi ) için, aynı durumdaki diğer hırslı (!)
okul ve öğretmenlerden geri de kaldığımıza amenna
diyelim. Peki ne yapılmış ki bizden bir boy mesafe
kat edilmiş. Durum ortada. Sınava endeksli eğitim sisteminde
direkt başarıya( ! ) götüren net formül: Test çözmek. Ardından ,
resim, müzik,beden eğitimi gibi dersleri yapmamak, bu derslerde
soru çözmek, eğitimde eşitlik ilkelerine uymadığı halde özel
sınıflar oluşturmak, yasak olsa da kılıfına uydurmak, başarı
için her tür dalaverenin hoş görülebileceği, en yakın
arkadaşının, komşunun, meslektaşının satılabileceği,
kimsenin kimseye güvenemeyeceği arkanı kimseye
dönemeyeceğin, eğitimin bütün unsurları ile birbirine
yabancılaştığı bir ortam.
Evet düzenin beklentilerine bir nebze cevap veren yurdum
öğretmeni , yaptıklarına karşılık başarılı olduğu imasıyla
ödüllendiriliyor ve pohpohlanıyor ama bu kolaycılığı ve
fırsatçılığı ile çağdaş eğitim ilkelerin geri iterek, meslek onur ve
gereklerini ayak altına alarak öncelikle kendisine
ihanet ediyor.Belki de müfettişin imasında layığını bulan
miskinliğini ve yetersizliğini böylece kamufle ediyor.
Bizi miskinlikle kapalı bir biçimde itham eden müfettişe
gelince de , asıl kendi miskinliğini ve ölçüsüzlüğünü hiçbir
meslek adap ilke ve gereklerine uymayarak kendisi yapıyor.
Örneğin, bize komşunun çocuğunu örnek göstererek. "bak",
diyor, "o ne kadar başarılı ,sen niye böyle değilsin , haylaz
işe yaramaz ,tembel seni...! Öğretmene bu üslubu reva
gören anlayışına yöneltilecek: " Kendi çocuğuna bunu
yapar mısın, böyle söyler misin? sorusunun cevabı ise ;
"Höyt! " olacak kadar alçalabiliyor ve bırakın eğitimsel
kriterleri gezegenin hiçbir çağdaş kriterlerine sığmıyor.
Gözünü hırs bürümüş müfettiş, çocuklarımızın da kendine
benzemesini istemekte, bahsettiği hırsın dünyamızı
cehenneme çevirdiğini gün gibi ayan beyan görürken...
Daha çok kazan , daha çok tüket, daha çok kirlet, daha çok öldür...
Bu gün bu yüzden Amerika Irak'ta ve dahi her yerde .
Bu yüzden "Bin Ladin" var, şehirlerimizde bombalar patlatıyor.
Evlerimiz bu yüzden ne işe yaradığını bilmediğimiz,
bilsek bile yılda bir defa kullandığımız ürünlerle dolu.
Kimimiz bir elbiseyi bir defa giyerken , kimileri bırakın giyecek
elbiseyi yiyecek ekmeği bile yok. O ballandırdığı hırs yüzünden
eğitime, sağlığa ,yoksullukla mücadeleye ayrılması
gereken paralarımızı bombalara, silahlara harcıyoruz,
patlattıkça da coşuyoruz.
Bize, " Daha çok hırs sahibi ol ki mutlu azınlığa katıl."şiarı
düzenin, her ortaya koyuş, oluş ve biçimiyle adeta zerk
edilmekte.O mutlu azınlığın hiçbir vakit mutlu çoğunluğa
dönüşemeyeceğine olan bilinçle birlikte.
"Çoğunluğun canı cehenneme!"denmek isteniyor artık hiç saklama gereği
duymadan. Eğitimde öngördükleri bu yarış işte, adına düzen dedikleri
bu kargaşanın sürmesine hizmet ediyor.
Ayrıca müfettişimizin son olarak, bir çözüm sunuyormuşçasına
sözlerine eklediği öğretmenlerin yetersiz çalıştığını ima ederek, haftalık 40 saat
çalışmanın yasalarda olduğunu, bunun uygulanması gerektiğini söylemesi ise
( Toplantılarla, ek çalışmalarla , form doldurmalarla,
sınav kağıtlarıyla zaten uygulanıyor bu )
kendisinin ne tür gaflet içinde , nasıl efendisine aşık bir köle olduğunun da
ifşası oldu.Ülkemizdeki öğretmenlerin , dünyadaki bir çok benzerlerinden daha
kötü koşullarda daha çok çalıştığı ortadayken kendisine "İnsan
Hakları Evrensel Bildirgesi " ni hatırlatmanın da fazla bir faydası yok.
Eğitim sistemindeki çıkmazın ve bütün sorunlarının
müsebbibi olarak en alttaki eğitim emekçisi olan öğretmenleri
görmek işin kolaycılığıdır ve bu ifade , bu aymazlığın en hafif
ifade şeklidir.Eğitim sistemi bir zihniyet dünyasının ürünüdür.
Bu zihniyet ile hesaplaşılmadıkça eğitimdeki
sorunlar alınacak önlemlerle ancak bir süreliğine ertelenebilir.
Kendimizi kandırmak yerine eğitim emekçileri olarak karşımıza
bazen fedakarlık, bazen bu kafada müfettiş, bazen ekonomik
zorluk, bazen dar kafalı yönetici, bazen göz boyayan başarı
ölçütleri vs. olarak çıkan sorunlarla mücadele etme kararlığı
ile yanlışa yanlış deme cesaretini hep birlikte gösterebilelim.
Eğitimin taşeronlaştırılan anlayışı içinde kıvranan öğretmenin ,
çeşitli gerekçeler ve yönetmelikler uydurularak
ücretlerinin gasp edildiği, sözleşmeli, geçici, şu bu diyerek
emeklerinin ucuzlatıldığı, kadroluya karşı bir koz olarak kullanıldığı
düzende, kendine vizyon biçemezken,
kuruma, sisteme nasıl vizyon vereceğini sorabilelim.
Asıl başarının eğitimin insanların mutluluğuna hizmet edip
edemeyeceği ile ölçülebileceğini söyleyebilelim.
Akıntıya karşı kürek çekmeyi göze almak. Asıl fedakarlık budur sanırım.
Umudun şiarını unutmadan elbet: "Başka bir dünya mümkün."
Gönderen yalçınışık zaman: Pazar, Mayıs 25, 2008 1 yorum
Eskici ile Zengin
Perşembe, Mayıs 15, 2008
Bir eskici varmış,
Pabuç yamar, türkü söylermiş sabah akşam.
Seyret, için açılsın,
Sicimi geçirdi mi deliğe,
Değme keyfine:
Mutlu erenlerden daha mutluymuş.
Komşusu, tersine, asık yüzlüymüş.
Ne türkü, ne doğru dürüst uyku.
Para babasıymış adam ne yapsın;
İliklerine kadar altın dolu.
Sabaha karşı tam dalacak,
Eskici başlarmış türkü söylemeye,
Şu tanrının işine bak:
Param var, uykum yok.
Neden yiyecek , içecek satılıyor da
Uyku satılmıyor çarşı pazarda?
Böyle sızlanıp dururmuş seninki.
Bir gün konağına çağırmış eskiciyi:
- Merak ettim, Bay Kirkor, demiş,
Sizin yıllık kazancınız nedir?
Eskici gülmüş:-Vallahi bayım , demiş,
Ben bütçeyi pek yıl üstüne kurmam.
Bir günün hesabını ötekine karıştırmam.
Her gün kendi ekmeğini getirir.
Bir yıl yaşar mıyız, kimbilir?
- Peki, demiş. Günlük kazancınız ne kadar?
- Gününe bakar: Dün çok , bu gün az.
Her gün iş olsa kazancım kötü sayılmaz.
Ne var ki, işsiz günler giriyor araya,
Bizler boş oturduk mu fena.
O bayramlar yok mu, bayramlar?
Onlar yıkıyor bizi!
Biri bitmeden öteki.
Papaz efendinin de insafı yok ki;
Her vaazından yeni bir aziz çıkarıyor ortaya.
Her aziz de bir bayram istiyor bizden.
Zengin, gülmüş adamın saflığına:
- Dur, demiş. Ben de bir azizlik yapayım sana,
Al şu altını, sakla bir köşeye;
Bayram günlerinde bozdur bozdur ye.
Eskici bu kadar parayı rüyasında görmemiş.
Bütün dünya yüzyıl geçinir, demiş, bununla.
Koşmuş evine,
Gömmüş altınları mahzene.
Onlarla keyfini de gömmüş meğer;
Gayrı türkü mürkü ne gezer!
Evine girince dünyamızın baş belası,
Kesilmiş adamın sesi sedası.
Gel de uyuyabilirsen uyu:
Türlü kaygılar sarmış başını;
Sinsi kuşkular, boşuna korkular.
Bütün gün göz tetikte,
Bütün gece kulak kirişte;
Bir gürültü yapsa kedi:
Eyvah! .. Paralar gitti!
Adamlıktan çıkmış biçare.
Sonunda koşmuş evine
Türküsünden kurtulan adamın:
- Al, demiş, altınlarını geri;
Elden gel uykumu , türkülerimi.
La Fontaine
Sabahattin Eyuboğlu / Bütün Masallar / Cem Yayınları
Kanat Genişliği : İşiniz çocuğa çok şey öğretmek değil , doğru ve
aydınlık fikirler aşılamaktır. / J. J. Rousseau
Rüzgarda Uğuldayan Sözcükler Sözlüğü :
Zombi :Bedenleri canlı olsa da ruhları ölmüş, düşünceleri,
konuşmaları da boş olan; konuşmak yerine gevezelik eden,
düşünmek yerine kalıplaşmış fikirleri kullanıp duran kişiler.
Siste Beliren : Karşı dağların ardı aydınlanınca deniz menevişledi.
Denizin üstünde çok mor, çok turuncu, çok yeşil, çok sarı, çok kırmızı
ışıklar kaynaşmaya başladı. Poyraz Musa, başını kaldırıp karşıya
bakınca az ilerideki adayı gördü, hızını kesti, kayığı durdurdu ayağa
kalktı, kollarını açtı, derin bir soluk aldı, kayık sağa sola hafiften
sallanıyordu. Bir tansıkla karşı karşıyaydı. Ada pespembe bir ışığa
batmıştı.Pembe ışık denize yansımış inceden dalgalanıyordu. /
Yaşar Kemal
/ Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana / s-7 /
Adam Yayınları
Gönderen yalçınışık zaman: Perşembe, Mayıs 15, 2008 0 yorum
Milliyetçi, Muhafazakar mı Dediniz?
Çarşamba, Mayıs 07, 2008

Yurdumun tadına doyamadığı tipolojisi ne menem bir
şeydir bir inceleyelim :
* Miskindir. Düşünmeyi yorucu bulur.Derinlemesine
sorgulamayla uğraşmaz Birisini eskaza yaparken
dinlerse haklı bulabilir, ama aynı bildiğini okumaya
devam eder.
* Kraldan çok kralcıdır.Devletine ve efendilerine laf
söyletmez. Nedenler üzerine düşünmeyi sevmediğinden ,
bunu yapanların doğuştan gafil ve hain olduğunu düşünmeye
meyyaldir.Devletin bir aygıt olduğu ve onu elinde tutanların
farklı ve özel amaçlar için kullanabileceğini düşünmek istemez.
* Farklılıklardan ve alışkanlıklarının değiştirilmesinden
hoşlanmaz. Kendi gibi düşünmeyenler hep düşmandır,
dış odaktır , gavurdur. Farklı gördüğü bir şeye saldırıp
saldırmama konusunda efendilerinin
normalitelerine icap eder. Onların onayladıklarını ,
bazen mırın kırın etse de kabullenmesi zor değildir.
* Güce aşıktır , güçlüden yana olur. Ezilenlere hep
acısa da dürtüleri düşeni tekmelemeyi emreder.
* Birey olarak korkaktır.kendine güvenmez ve
ezik hisseder.Küçük de olsa bir topluluk
oluşturdukları zaman onun içinde aslan kesilir.
Kahramanlık hikayeleri ve sevgisiz, kof bir pohpohlama
ile büyütüldüğünden saldırmayı ,yakıp yıkmayı linci
kahramanlıklarının bir parçası olarak görür. Anlamaya
çalışmak , empati kurmak onun için dünyanın en zor
şeyidir.Evreninin merkezinde hep kendisi vardır.
* (Pek çoğu için ) Her yerde hayatın sillesini hep yiyendir.
Bir kör döğüş içindedir.Net değildir. Hep bir kavga
halinde.Öyle bir eziklik hali ki onu savunsanız bile
o bunu görmemeyi veya çarpıtmayı uygun bulur.
Böyle durumlarda sözlü ve fiziksel şiddetine maruz
kalsanız bile kendinizinden çok onun mağdur insan
olduğu ile ilgili ikircikli duygular yaşayabilirsiniz.
* Paradan hoşlanır. Müslümanın malının ortak
olduğu sadece fakirler arasında dolanan bir efsanedir.
Evet, yardım yapmayı sevenleri de vardır.
Ama önce birilerinden meşru yollarla çalmaları
gerekir ki bu çok normaldir.
* Normal bir sevgi yoktur pek çoğu için. Sevgi de
bile hep bir fanatiklik hali: Ölümüne sever.
Hayatında değer verdiği herşeyi kutsar.Herkesin de onları ,
kendisi gibi kutsamasını ister.Bu istediklerini , kendisinden
başkalarının da bekleyip isteyebileceğini düşünmez.
Düşünse bile bunun onun için anlamı yoktur.
* Sloganları düşünce yapar. Derinlikten hoşlanmaz.
Hep bir ezber hali... Ta ki birileri belleğine yeni bir dosya
yükleyene kadar.
* Aşırı vatansevicidir ama kendi dilinden bir öykü bir
roman okumaz. Şiir yazsa da bunlarda argonun ve
fanatizmin icrasından ibarettir. Sanatçıların çoğu
onun için zaten tukakadır. Türkü dinler. Ancak
sadece dinler , onların icra özellikleri, yöreleri ,
folklorik köken, nitelikleri ile ilgili pek azı fikir
edinmek ister. Müzik zevki 2-3 müzik türü ile sınırlıdır.
* Aşırı vatansevicidir ama yurdun çakalı , börtü
böceği , uçan kuşu, esen yeli, akan suyu, yokolan
ormanı ve toprağı ile ilgili hiç bir çalışmada,
hiç bir eylemde, hiçbir savunmada isimini cismini
göremezsin.Bunlar sevilip korunmadan , hele ki
vatanı paylaştığın insanını , bırakın dünyalı
görmeyi , uzaydan gelip her yeri zaptetmek
isteyen bir Saylonlu olarak görerek vatanın
sevilemeyeceğini , ezberini kıramayacağın için
anlatamazsın.
* Duyarsızlık had safhadadır. Bıçak kemiğe
dayanmadan hiçbir şey yapmaz.Sohbetlerde
ortaya konan eleştiri , daha çok birşeyleri ya da
birilerini çekiştirme biçiminde tecelli eder. Buna
karşılık alternatif ürettiği ise pek nadirdir.
* Muhafaza etmeyi sever . Çer çöp ne bulurlarsa
her şeyi muhafaza eder. Koksa da rahatsız olmaz,
atmaz. Aşırı bağlılık ve bağımlılık duyguları
buna engeldir.
* Evrensel değer üretemez.Evrenle çok fazla işi
olmaz zaten.
* Bir kahraman üretip onun etrafında kümelenmeyi
sever. Biat ederek , dünyevi kaygılardan sıyrılmayı
tercih eder çünkü bu onu rahatlatır. Kendisini ,
ona ve onun etrafında şekillenen değerlere adayarak,
en kolay yoldan bir ideale sahip olur.
* Erkeğin egemenliğinden taviz vermez.
Kendi hayatındaki kadınlara, kendinin yapacağı
her türlü pervasızlığı reva görürken başkalarından
gelen en masum tavırları kıskanç bir korumacılıkla
engeller.Bu uğurda yapamayacağı yoktur.
Söz konusu şahıs kadınsa yerinin evi olduğunu bilir.
Erkeğinin işine karışmaz.Güvensiz dünyada en rahat
yaşama şeklinin bu olduğunu düşünür,
düşünmezse düşündürülür.
* ...
Bu kısa değerlendirme yazısında izah ettiğim gibi,
onu böyle tanıyor olmam, sizce benim suçum mu şimdi?
Gönderen yalçınışık zaman: Çarşamba, Mayıs 07, 2008 1 yorum
Kahpe Felek
Pazartesi, Mayıs 05, 2008
Kahpe felek sana n’ettim n’eyledim,
Attın gurbet ele parelerimi,
En sonunda beni sılamdan ettin,
Yıktın mümkünümü, çarelerimi.
Bir kemlik görmedim hüsnü aladan,
Çetin kurtulurum ben bu yaradan,
Gözlerim ki merhem gele sıladan,
Dağlar perde tutmuş aralarını.
Bakmaz mısın tenden akan kanıma,
Yaralarım ceza verir canıma,
Gelenim yok, gidenim yok yanıma,
Yine ben sarayım yaralarımı.
Günden güne al kanlarım akıyor,
Yaram yürektedir beni yakıyor,
Biri sağalmadan biri çıkıyor,
Sar cerrah incitme yaralarımı.
Kul Himmet'im ötesini bilirim,
Çeke çeke ben bu dertten ölürüm,
Vadem yeter gurbet elde kalırım,
Dost olan giyinsin karalarını.
Kul Himmet
" Beklentilerde edilgenlik varsa ve umut el etek çekmenin, teslimiyetçiliğin
bir bahanesi oluyor, yalnızca bir ideoloji haline gelinceye dek beklemek
şeklinde kendini gösteriyorsa umut etmekten söz edilemez.
Kafka, dava adlı romanında bu türden teslimiyetçi ve edilgen umudu çok
güzel betimlemiş:
Bir adam cennete ( yasaya ) açılan kapının önüne gelir ve kapıdan içeri
girme izini ister. Kapıcı , şu an için izin verilmeyeceğini söyler. Yasaya
giden yola açılan kapı aslında ardına dek açıktır, ama adam giriş izni
alıncaya kadar beklemenin daha iyi olacağına karar verir. Ve oturur,
beklemeye başlar. Günlerce, yıllarca bekler. Tekrar tekrar içeri girme
izini ister ama her seferinde kendine henüz izin verilmeyeceği söylenir.
adam bütün bu uzun yıllar boyunca durup dinlenmeksizin kapıcıyı inceler.
Kürk yakasındaki bitleri bile tanıyacak hale gelir. Giderek yaşlanır,
ölmek üzeredir. İlk kez şu soruyu sorar :
-Nasıl oluyor da bütün yıllar boyunca benden başkası girmek istemedi
kapıdan?
Kapıcı :
-Senden başkası giremezdi ki bu kapıdan.Çünkü kapı yalnız ve yalnız
senin içindi. Şimdi artık kapayacağım...
Çoğu insan Kafka'nın ihtiyarına benzer, umut eder ama yüreklerinin
sesini, itkisini dinleme ve ona göre davranma yetisinden yoksundurlar."
s/ 21
Umut Devrimi / Erich Fromm
Kuşbakışı : Bob Dylan - Patti Smith / Dark Eyes
Resim : Kollwitz / Widow3
Gönderen yalçınışık zaman: Pazartesi, Mayıs 05, 2008 0 yorum





