Cümlesi bizden yana ağaçların
Bulutlar ve yağmur bizden taraf
Dört gözle bekliyor güneş
Karıncalarla beraber zaferi
Bir haber tek bir haber
Başlaması için bayramın
Bütün yıldızlarım davetli
Fener alayına
Boyum devrilsin diyor baca
Böyle sevinçle tütersem eğer
Bahçeler bahara tövbeli
Zafere kadar Oktay Rifat
Kanat Genişliği : "Böyle bir mahallede “Özür Diliyoruz”. Ankara’ya kaçan 1915’in Muhacirin Umum Müdürü Şükrü Kaya’yı dahiliye vekili, Tehcir’in ünlü Bitlis ve Halep valisi Abdülhalik
Renda’yı TBMM reisi yapmış bir ülkede. Talat Paşa’nın adını en geniş bulvarlara
vermiş ülkede. “Anadolu sermayesi”nin Ermeni mallarına konarak oluştuğu bir ülkede.
Kurtuluş Savaşı’na bu malları geri vermemek için katılan aşiretlerin ülkesinde.
Millet-i Hakime zihniyetinin gayrimüslimleri hâlâ ikinci sınıf hatta tehlikeli
saydığı ve hâlâ öldürdüğü bir ülkede. Nihayet, ASALA cinayetlerine kadar bütün
bunlardan tek kelime duymamış ülke burası. Aynen, PKK saldırılarının 1984’te başlamasına kadar Kürt sorununu duymadığı gibi. "
/Baskın Oran
Cümle okumuşlar; bilginler, filozoflar, Dünyayı bir ışıkla aydınlatanlar, Hangisi geçebilmiş bu karanlığı? Birer masal söylemiş ve uykuya dalmışlar.
Bilge Hayyam'ın ezgisel öğütlerini, kendini bilmezlere, haksızlara, zalimlere serzenişlerini duymak, dünyasal nimetlerden pay uman yaşam zevk ve sevgisini hissetmek karanlık iç dünyamızın sokaklarında ışıklar yakarak; yeni, kullanmadığımız yollar bulmamızı ve yaşam denen muammayı, bizi kendi derinliklerine çağırarak çözmemizi veya en azından bu yolda algı eşiğimizin genişlemesini sağlıyor. Onun sesinin kendi boşluğumuzdaki, o hep yinelenen yankısı; kah gözlerimizi kısarak bağrımıza es ettiğimiz, "işte yaşıyoruz,hayatta sürüyor" dedirten bir yaz esintisini , kah duru bir derenin huzur veren şırıltısını hatırlatıyor. Hayyam, kanatlarının altını bilgelik rüzgarı ile doldurup en yukarlara çıkarak seyreyliyor evreni. Demem o ki, en yükseklerde süzülen bir albatros o ve hala uçmakta ...
Bak! Gülün eteği yırtılmış tan yelinden, Bülbül gülün güzelliği ile ötmede şen. Git bir gülün altına otur ve düşün ki: Nice gül toprağa düşecek biz toprakken.
Gönlümüzce yaşayacak bir yer bulabilseydik, Ya da bu uzun yolun sonuna varabilseydik! Ah! N'olurdu yüz bin yıl sonra toprağın bağrından Otlar gibi kök sürüp yeniden bitebilseydik!..
Her sabah yeni bir gün doğarken Bir gün de eksilir ömrümüzden. Her şafak yavuz bir hırsız gibidir Elinde kocaman bir fenerle gelen.
Kimi boş sözlerle böbürlenip durmada, Kimi cennet köşkleri, kimi huri sevdasında. Şu sır perdesi kalktığında anlaşılır ki: Hepsi yaşayıp gitmiş bir hayal dünyasında.
Günaşırı bir ekmek geçiyorsa eline; Soğuk suyu da varsa kırık testisinde; Kendinden kötüye niye kul olur insan, Niye girer kendi gibilerin hizmetine?
Şu seccadeye tapanlar acaba nedirler? Yükleri ikiyüzlülük olan eşektirler. Daha kötüsü din perdesi arkasında onlar Müslümanlık satarken gavurdan beterdirler.
Şeyh orospuya demiş ki : - Utanmaz kadın! Her gün sarhoşsun, onun bununlasın. - Doğru, demiş orospu, ben öyleyim, Ya sen? Sen şu göründüğün adam mısın?
Dedim: Bilgiden yana kalmadı bir eksiğim, En gizliyi bile çözdüm, az çok öğrendim. Yetmiş iki yıl yaşadım gece ve gündüz; Anladım ki hiç bir şey bilip öğrenmemişim.
Ömer Hayyam Rubaileri / Ahmet Kırca / Ötüken Yayınları
" 31Mayıs 1919, Cumartesi günü Landwehr kanalındaki havuzlardan birinde bir kadın cesedi bulundu. Tarihin girdabına düşmüş küçümen bir kadındı. Üstelik Yahudi’ydi, âşıktı, komünistti. Bu özellikleri onu hedefe koyduğu kadar güçlendiriyordu da. Polonya’da doğmuştu. Daha 18 yaşında siyasi görüşleri yüzünden İsviçre’ye kaçmak zorunda kalmıştı. Bu gencecik kadının olağanüstü bir zekâsı ve öngörüsü vardı. Hayatı boyunca her adımında karşılaştığı milliyetçilikle mücadele edip durdu. Polonya sosyalistlerine yaranamadı. Yüzyıl dönerken Alman Sosyal Demokrat Partisi’nin etkin bir militanıydı. Alman militarizminin yükseliş yıllarında partisiyle de küsüştü. Rosa, Lenin’in devrim anlayışına yüklenmekten de geri kalmıyordu:
Kanat Genişliği : “Lenin’in düşündüğü ‘disiplin’ proletaryaya hiç de sadece fabrikalar tarafından aşılanmış değildir. Aynı ölçülerde kışla, modern bürokrasi, merkezi burjuva devlet aygıtının bütün mekanizması tarafından da aşılanan budur. Lenin’in savunduğu aşırı-merkeziyetçilik, gerçek özünde olumlu ve yaratıcı bir ruhtan çok, bir gece bekçisinin donmuş ruhuna sızan şeydir. Lenin’in üzerinde en çok durduğu şeyler, partiyi verimli kılmak değil kontrol etmek, geliştirmek değil daraltmak, bütünleştirmek değil, denetim altında tutmaktır.” / RosaLuxemburg
Rosa Luxemburg, 1. Dünya Savaşı öncesi Almanya’nın silahlanmasına karşı çıktı; halkı itaatsizliğe çağırdı. Enternasyonal’in gücüne inanıyordu. Yanılmıştı. Arada yenilmişlik duygusuyla yüzleştiği de oluyordu tabii. Bir mektubunda, “Benim dünya tarihinin girdabına yanlışlıkla düştüğüme ve gerçekte kaz gütmek için doğduğuma inanacak birilerini bulmalıyım” yazmıştı. Büyük aşklar yaşadı. Tutkulu yoldaşlıklar yaşadı. Hiçbir koşulda sevdiklerinden itirazını ve sevdasını esirgemedi. Devlete ve savaşa karşı oluşu onu bu kez iki buçuk yıl sürecek bir mahpusluğa itecekti. Yoldaşı Sonja Liebknecht’e, Breslau hapishanesinden yazdığı bir mektupta sanki bütün dünyaya canı yanarak acıyordu. Askerler tarfından dövülen bir mandaya bakarak. Tarih, 1917 idi:
( Bende güzel bir şiir etkisi yarattı. O yüzden; bu yazının, mektubu aktaran bu bölümünü şiir şeklinde düzenledim ve bir başlık koydum. İyi niyetle.../ bloger'ın notu)
Manda
“Soniçka, manda derisinin kalınlığı ve sağlamlığı özdeyişlere geçmiştir, düşün artık, derisi yarılmıştı. Yük boşaltılırken hayvanlar yorgunluktan bitkin, hiç kıpırdamadan duruyorlardı ve biri, kanayan, bütün bu süre içinde o kara suratında ve yumuşacık kara gözlerinde ağlayan bir çocuk ifadesiyle önüne bakıyordu.
Bu gerçekten de tam olarak, şiddetli bir şekilde cezalandırılmış, üstelik nedenini niçinini anlayamamış, zulüm ve işkenceden nasıl kaçacağını bilemeyen bir çocuğun ifadesiydi.
Hayvanın karşısında duruyordum, bana baktı. Gözlerimden yaşlar boşanıyordu. Akıttığım yaşlar, onun gözyaşlarıydı. İnsan, ancak canı kardeşinin kederi karşısında, benim bu sessiz ıstırap karşısında çaresizlik içinde titrediğim kadar acıyla titrer.
Romanya’nın özgür, bereketli, yemyeşil otlakları ne kadar uzak, nasıl sonsuza dek yitirilmiş. Ne kadar farklıydı güneşin ışıltısı, rüzgârın esişi; ne kadar farklıydı kuşların güzelim cıvıltıları, çobanların şarkılı çağrıları.
Buradaysa; bu tuhaf, sevimsiz şehirde; boğucu bir ahırda, çürümüş samanla karışık küflü, kusturucu otlar, tuhaf, korkunç insanlar, ve dayak, taze yaradan akan kan.....
Ah! Zavallı mandam! Benim zavallı canım kardeşim! İkimiz de burada öyle güçsüz, öyle hevessiz duruyoruz; ancak acıda, güçsüzlükte ve özlemde ortağız.” Rosa Luxemburg
Rosa, Dünya Savaşı’nın orta yerinde, savaşa ve zulme karşı olduğu için kapatıldığı hapishanenin avlusunda o yaralı mandayla göz göze gelmeyi biliyordu. Çaresizliğin, umutsuzluğun insanı gerçekten yok edeceğini de biliyordu. Sonja’sına kıyamamış, mektubunun sonuna bir de hamiş eklemişti: “Soniçka, canımın içi, her şeye rağmen huzurlu ve neşeli olmaya bak. Hayat bu; onu cesaretle, yiğitçe ve gülümseyerek yaşamalıyız.... Her şeye rağmen.” Rosa, hapisten çıktığı 1918 Kasım'ında Berlin’e gidecek. 1919’un Ocak ayında öldürülüp, cesedi bir kanala atılacak. Ardından vatansever katilleri ‘Yaşlı kaltak şimdi yüzüyor’ diyecek. Bu küçümen Polonya Yahudi’sinin savaşa ve milliyetçiliğin her türüne karşı mücadeleyle geçen, büyük aşklarla bezeli ömrü hâlâ içimizin loşluğunu aydınlatmaya devam ediyor." Yıldırım Türker / Radikal Gazetesi ( Yazı kaynağından alınarak, blogun ifade stiline uygun biçimde düzenlenerek aktarılmıştır.Şüphesiz iyi niyetle.)
Evinden çıkmak üzere radyoya hiç dokunmuyor. Eşyalar, az çok düzensiz, perdelerse açılmamış. İmgeler bırakıyor boşluğa, mutluluklar, gölgeleri, kuş sarısı bir günün gökyüzü beklentisi, ilkbahar. Kanaryaya incir veriyor, yoksa uyumaya bayılır. Kedisinin önüne yumaklar, masaya bir sürahi su. Çiçekler, dün almıştı, yeni; Çayın buharı, az da olsa sabahtan kalmış, öylece.
İstiyor ki yokluğunda ezgisi kesilmesin hiçbir şeyin. Adil İzci / Günizi / Hera Şiir
Siste Beliren : "Küçük bir çam ormanı. Vakit sabah. Arı, sinek, kuş sesi. Bir siyah gözlükten görülen yerde ve ağaçlarda güneş parçaları. Sonra uzak, göğün kendi renginden biraz daha koyu kıyılara giden hudutlu bir deniz... İşte böyle bir yerde köyün insanlarını düşünüyorum. Kitaplar, bir zaman bana, insanları sevmek lazım geldiğini, insanları sevince tabiatın, tabiatı sevince dünyanın sevileceğini oradan yaşama sevinci duyulacağını öğretmiştiler. Hayır, şimdi kitapların öğrettiği şekilde sevmiyorum. Kitaplar dediğime bakıp da büyük ilmi kitaplar, yahut da dört meşhur kitaptan birini okuyup iman ettiğim sanılmasın.Şiirler, romanlar, hikayeler,masallar bana bu ilmi tahsil ettirmişlerdi.Beyinin vapurdan iner inmez çantasını kapan uşaktan iğrenmeyi, sabahleyin altıbuçukta tabiatla kavga için sokağa fırlayan adamın çalışmadığını kendi kendime öğrendim." ( ... ) Sait Faik / Karanfiller ve Domates Suyu / / YKY / Mahalle kahvesi
Size bir şey anlatayım da görün Yersiz azarını bir hödüğün. Bir çocuk Seine Nehri kıyısında Güle oynaya koşarken Suya düşmüş nasılsa. Boğuldu boğulacakken Bir söğüt dalı yetişmiş imdadına. Yapışakalmış yavrucak: Allah’tan başka kimseler yok kurtaracak.
Tam o sırada bir öğretmen Gelecek olmuş yukarıdan. Çocuk bar bar bağırmış, Hocasını imdadına çağırmış. Hoca durmuş, Sularla pençeleşen çocuğu görmüş, Hemen başlamış azarlamaya: -Pis yumurcak! Koşar mısın kıyıda? Budur işte haylazlığın sonu! Okul nasıl adam etsin seni? Zavallı anan baban ne yapsın? Peşinde mi dolaşsınlar Allah’ın günü? Nedir çektiği zavallıların? Keyif sizin dert onların... Çekmiş çıkarmış çocuğu nehirden.
Çoklarına taş attım bu hikâyemde, Vırvırcı, dırdırcı, ukala büyükler Görmüşlerdir kendilerini bir öğretmende. Az değil, sürüyledir bu hödükler. Soylarını bereketli kılmış Tanrı. Dünyanın her yerinde, her işinde Durmadan işler ağızları. Be mübarek adam, önce kurtar beni, Sonra çekersin söylevini! La Fontaine /Masallar Türkçe :Sabahattin Eyuboğlu
"Ölünce biz de iyi adam oluruz" diyen bir iyi adam.
Gün Olur Gün olur, alır başımı giderim, Denizden yeni çıkmış ağların kokusunda. Şu ada senin, bu ada benim, Yelkovan kuşlarının peşi sıra. Dünyalar vardır, düşünemezsiniz; Çiçekler gürültüyle açar; Gürültüyle çıkar duman topraktan.
Hele martılar, hele martılar, Her bir tüylerinde ayrı telaş!...
Gün olur, başıma kadar mavi; Gün olur başıma kadar güneş; Gün olur, deli gibi... Orhan Veli
Bir Anekdot :1982 yılında, Kasımpaşa Lisesi'nde yaramazlık yapan Metin'i bir güzel haşlayan öğretmeni, bir de "yarın okula velini getireceksin" emrini verir. Ertesi gün öğretmeninin huzuruna elindeki Orhan Veli kitabıyla çıkan Metin, kitabı öğretmenine uzatarak;
-Buyrun öğretmenim, işte Veli'm, der.
Yaramaz Metin büyüyünce Met Üst olur.
Onun İçin : Mesafeli Nerden geliyor acep Bu benim garip garipliğim? Evden uzaklaştıkça değil, Ne de uzağında evin. Eve yaklaştık yakınlaştıkça Artıyor eve hasretim. Can Yücel
Kanat Genişliği : Neler yapmadık şu vatan için Kimimiz öldük, Kimimiz nutuk söyledik. /Orhan Veli
Sen, makinenin başındaki adam, atölyedeki adam.
Yarın sana su boruları ve yemek kapları yapmayı bırakıp
miğferler ve mitralyözler yapmanı emrederlerse,
yapacağın bir tek şey var: HAYIR de!
Sen, tezgâhı ardındaki kız ve büroda çalışan kız.
Yarın sana el bombalarını doldurmanı
ve keskin nişancı tüfeklerine dürbün takmanı emrederlerse,
yapacağın bir tek şey var: HAYIR de!
Sen, fabrika sahibi.
Yarın sana talk pudrası ve kakao yerine
barut satmanı emrederlerse,
yapacağın bir tek şey var: HAYIR de!
Sen, laboratuardaki araştırmacı.
Yarın sana eski yaşamı yok edecek
yeni bir ölüm keşfetmeni emrederlerse,
yapacağın bir tek şey var: HAYIR de!
Sen, odasındaki şair.
Yarın sana aşk şarkılarını bir yana bırakıp
nefret şarkıları söylemeni emrederlerse,
yapacağın bir tek şey var: HAYIR de!
Sen, hastasının başındaki hekim.
Yarın sana cepheye gönderilecekler için
sağlam raporu yazmanı emrederlerse,
yapacağın bir tek şey var: HAYIR de!
Sen, kürsüdeki rahip.
Yarın sana cinayeti kutsamanı
ve savaşa övgüler yağdırmanı emrederlerse,
yapacağın bir tek şey var: HAYIR de!
Sen, gemideki kaptan.
Yarın sana buğday taşımayı bırakıp
tank ve top taşımanı emrederlerse,
yapacağın bir tek şey var: HAYIR de!
Sen, havaalanındaki pilot.
Yarın sana kentlerin tepesine yakıp yok eden
bombalar yağdırmanı emrederlerse,
yapacağın bir tek şey var: HAYIR de!
Sen, dikiş masası başındaki terzi.
Yarın sana asker üniformaları
dikmeye başlamanı emrederlerse,
yapacağın bir tek şey var: HAYIR de!
Sen, cübbesinin içindeki yargıç.
Yarın sana askeri mahkemeye gitmeni emrederlerse,
yapacağın bir tek şey var: HAYIR de!
Sen, tren istasyonundaki.
Yarın sana cephane ve asker taşıyan
trenlerin kalkması için sinyal vermeni emrederlerse,
yapacağın bir tek şey var: HAYIR de!
Sen, köydeki. Sen, kentteki.
Yarın askere alma belgeleriyle kapına dikilirlerse,
yapacağın bir tek şey var: HAYIR de!
Sen, Normandiya’daki ana, Ukrayna’daki ana,
sen San Fransisco’daki ve Londra’daki ana.
Sen Hoang Ho ve Missisippi kıyılarındaki ana.
Sen, Nepal’deki ve Hamburg’daki, Kahire’deki ve Oslo’daki ana;
yeryüzünün dört bir yanındaki analar, dünyanın tüm anaları,
yarın size askeri hastanelerde hemşirelik yapacak,
yeni savaşlarda savaşacak çocuklar doğurmanızı emrederlerse,
yapacağınız bir tek şey var: HAYIR deyin!..
Analar, HAYIR deyin!
Çünkü hayır demezseniz analar,
eğer hayır demezseniz, işte o zaman,
pus çökmüş, gürültülü liman kentlerinde
iniltiler çıkaran koca gemiler suskunluğa bürünecekler
ve su almış dev mamut kadavraları gibi,
rıhtımların yosun ve midye bağlamış,
ölgün, ıssız duvarları önünde miskin miskin yalpalayacaklar;
daha önce ışıltılar saçan o görkemli gövdelerden,
bir balık mezarlığı gibi, çürük, sayrı, ölü kokular yayılacak...
Tramvaylar, iç karartıcı, aynalı kuş kafesleri gibi
eğrilip bükülecekler ve bombaların açtığı çukurlarla kaplı,
yitik sokaklardaki damları delik deşik barakaların ardında,
teller ve rayların şaşkın çelik iskeletlerinin yanı başında,
patlamış taç yaprakları gibi öylece uzanacaklar...
Çamur rengi, ağır, kurşun gibi bir sessizlik
ortalıkta kol gezecek; tüm oburluğuyla büyüyerek,
okullara, üniversitelere, tiyatrolara,
spor alanlarına, çocuk bahçelerine ürkünç,
açgözlü ve önlenemez bir biçimde çöreklenecek...
Bunların hepsi olacak...
Altın sarısı, sulu üzümler bakımsız yamaçlarda çürüyecek,
pirinçler kıraç topraklarda kuruyacak,
patatesler sürülmüş tarlalarda donacak,
ölü sığırların kaskatı kesilmiş bacakları
ters çevrilmiş süt sağma tabureleri gibi göğe dikilecek....
Enstitülerde, büyük hekimlerin dahice buluşları
çürüyüp küf tutacak....
Son un çuvalları, son çilek reçeli kavanozları,
balkabakları ve vişne suları mutfaklarda, odalarda,
kilerlerde, soğuk hava depolarında
ve ambarlarda bozulup heba olacak;
devrilmiş masaların altındaki,
paramparça tabaklardaki ekmek küf bağlayacak,
erimiş tereyağlar arap sabunu gibi kokacak;
tarlalardaki ekinler, paslanmış sabanların yanı başında
bozguna uğramış bir ordu gibi boyunlarını bükecekler;
fabrikaların çimenle örtülü tüten bacaları un ufak olacak....
Sonra, deşilmiş bağırsakları
ve zehirlenmiş ciğerleriyle son insan,
ışıldayan güneşin ve yanıp sönen
takımyıldızların altında bir başına dolanıp duracak;
bir deri bir kemik kalmış,
çılgına dönmüş son insan uçsuz bucaksız mezarlar,
dev beton blokların soğuk putları
ve ıssız kentler arasında yalnız başına bir küfür gibi
dolanırken şu korkunç soruyu soracak: NEDEN?
Ve bu soru bozkırlarda hiç duyulmadan yitip gidecek,
yıkıntılar arasında sürüklenip
kiliselerin molozları arasında yok olacak,
girilmez yer altı sığınaklarına
çarpıp parçalanacak.
Son hayvan-insanın son hayvansı çığlığı hiç duyulmadan,
hiç yanıtlanmadan kan göllerinde boğulacak....
Bunların hepsi olacak, yarın,
belki bu gece,
eğer...
eğer...
eğer...
HAYIR demezseniz!”
Tanrıya şöyle soruyordu gözü tok yoksulun biri: "Yoksulum, bu derdimden hiç mi hiç yakınamam sana ama, bağışla n'olur, meleklerine izin veren sen misin kişiliksiz alçaklara devleti ve zenginliği dağıtmak için?" Muhammed İkbal Türkçe : Kenan Hanok
Taze bira, yasemin kokan Yaz sonlarında bir akşam, O deniz kenarı küçük lokantada Dalıp gidişini hiç unutmam.
Göğe vuran panayır ışıkları, Kestane fişekleri, çarkıfelekler, Şavk içinde yüzen gemiler limanda. Farlar, sokak lâmbaları altında. Ağaçların hışırdayan aydınlık yaprakları, Kaç defa bir fayton seni beni alıp dolaştırdı O ışıklar, yeşiller, denizler arasında.
Yanında mahzunluğumu arttıran Aşkımdı, doymadığım aşkımdı! Ne kadar öpsem okşasam kalçaların, yarı açık dudakların Alacakaranlık bakışlarındı.
II
Pamuk seksen beşten yüz otuza fırladı Kimin umurunda? Bizim önem verdiğimiz tek şey varsa Çini mavisi göklerin, imbatın tadı. Gökyüzü her sabah masmavi üstümüzde İmbat her akşam bağrımıza ılgıt ılgıt esiyordu ya... (...)
Necati Cumalı
Kanat Genişliği :Kahramanlar, insanın görüşünü sınırlar. Askeri üniformalar gibidir kahramanlar. Gençler onlar gibi olmaya özen gösterirler. Onlara öykünürler. Hepimiz kahramanların okuduğu bütün kitapları okuruz. Kahramanlarımızın giydiği giysileri giyer, onlar gibi konuşmaya özeniriz.Onlar gibi içer ya da içmeyiz. Kahramanlar, insanın tüm özgürlüğünü elinden alırlar. Bize her şeyi dikte ederler. Tüm kahramanlar totaliterdir. Sonsuz yaratıcılık yeteneğimizi hadım ederler.Özgür bir insanın kahramanları olamaz, çünkü kahraman statükoyu simgeler. Taklit edilmesi gereken bir modeli simgeler. Bir kahramana olan gereksinimimiz, kendi içimizdeki güvensizlikten doğar.Kahramanlar bizi sakatlayarak yönetirler. Totaliter bir toplum kahramansız , modelsiz varolamaz. Özgür bir toplum ise kahramanlarla varolamaz. / Gündüz Vassaf