Pazartesi, Ocak 19, 2009

Manastır





“Bu manastır varken Osmanlı da yoktu, Türkiye Cumhuriyeti de yoktu.
Biz burada işgalci değiliz, yüzyıllardır bu topraklardayız.”
/ Kuryakos Ergün

Mor Gabriel Süryani Manastırı’nın Vakıf Başkanı



EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

Namertler


Zaten bütün faşist cinayetleri pusuda işlenir. Bunlar namerttirler. Dövüşerek, vuruşarak cinayet işlemezler bunlar. 1970'lerde ülkücüler tarafından öldürülenlere bakın, yarıdan fazlası pusuda öldürüldü. Gelip arkadan vurmak, tipik bir faşist cinayetidir. Hrant Dink'in cinayetinin işleniş şekli de en baştan itibaren bu işin bir milliyetçi katil tarafından yapıldığını gösterdi. Çünkü dünyanın her yerinde milliyetçiler birbirini besler. Onlar bir Türk milliyetçisi olarak bir Ermeni milliyetçisini öldürmedi. Hrant Dink, bir insanın hem Ermeni olabileceğini hem de milliyetçi olmayacağını gösterdi. Bu, dünyadaki her milliyetçi için tehlikeli bir duruştur. Hrant, Ermenilerin problemlerini, çektiği sıkıntıları, 1915 olayları dahil hiç taviz vermeden anlatıyordu. Ama bundan bir ırkçının ve milliyetçinin çıkaracağı sonuçları çıkarmıyordu. 'Biz Türklerle aynı topraklar üzerinde yaşadık. Geçmişten dersler çıkararak yeniden kucaklaşalım' diyordu. Bunu o kadar samimi ve ikna edici söylüyordu ki, insanları etkiliyordu. Zaten tehlikeli olan da buydu. Milliyetçiler, milletlerin birbirleriyle ebediyen çatışmasını isterler. Çünkü varolabilmek için düşmana ihtiyaçları vardır. Milliyetçiler birbirlerinden beslenirler. Birbirlerinin sözlerini alıp, Türkler ya da Ermeniler böyle diyor diye kendi kitlelerinin ötekine olan düşmanlığını artırırlar.
Ömer Laçiner


EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

Milliyetçilik


Milliyetçilik hiçbir şey yapmamanın dilidir. Türk siyasetinde milliyetçilik kartına oynamak, ‘kangren olmuş sorunlara dokunmayacağım’ demektir. Bugün Meclis’e üç tarz muhafazakârlık hâkim. Milliyetçi muhafazakârlığı MHP, muhafazakâr İslamcılığı AKP, muhafazakâr cumhuriyetçiliği CHP temsil ediyor. Üçü de muhafazakâr, üçü de milliyetçiliğe oynuyor. Üçü de hiçbir projeleri olmadan toplumdan onay görmek istiyor. Üçü de ilk önce kadınların dışlanması konusunda ittifak yapıyor. Aslında milliyetçi dile sarılan kadınlar farkında değiller kendi cellatlarına gülümsüyorlar. Çünkü milliyetçilik ve militarizm en çok kadından fedakârlık bekler ve bir kenarda beklemesini ister. Zaten iyi milliyetçilik, kötü milliyetçilik yoktur.
Yüksel Taşkın


EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu


Küçük Deniz



Bir kıyıda küçük ırmak,
coşkun coşkun çağlayarak
Bir denize akıyordu...

Kıyıları nihayetsiz,
Gösterişli büyük deniz
Bu ırmağa bir gün sordu:

Niçin, dedi, küçük ırmak,
Sabah akşam çağlayarak
Bana doğru koşuyorsun ?

Muhtaç mıyım suyuna ben ?
Bir eksiğim var mı senden ?
neye böyle coşuyorsun ?

Cevap verdi küçük ırmak:
- Sözüm, dedi, dokunacak,
Kibirlenmek çünkü huyun.

Benden çok büyüksün gerçek,
Yoktur fakat içilecek,
Bir damlacık tatlı suyun.

Orhan Seyfi ORHON

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu



Perşembe, Ocak 08, 2009

Neden


Neden liman diyince
Hatırıma direkler gelir

Ve açık deniz diyince yelken?


Mart diyince kedi,

Hak diyince işçi

Ve neden ihtiyar değirmenci

Allaha inanır düşünmeden?


Ve rüzgârlı havalarda

Yağmur eğri yağar?

Orhan Veli


EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

Einstein ve Russel


“İnsanlığın karşısındaki ciddi tehlikeler konusunda hemfikirdiler, ancak tepki vermek için farklı yollar seçtiler. Einstein’ın tepkisi Princeton’da oldukça rahat bir yaşam sürüp kendisini çok sevdiği araştırmalarına adamak ve ara sıra birkaç dakika ara verip bir kehanette bulunmaktı. Russel’ın tepkisiyse gösterilere öncülük edip polisler tarafından götürülmek, güncel sorunlar hakkında geniş kapsamlı yazılar yazmak, savaş suçları mahkemeleri düzenlemek vb. şekillerde oldu. Sonuç? Russel o zaman da şimdi de kötülenip suçlandı, Einstein ise bir aziz olarak yüceltildi. Bu bizi şaşırtmalı mı? Hiç de değil!”
/Chomsky


EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

"Sosyal Ateşkes" Antlaşması Bozuldu



Çünkü; hayatlarımızı kirletiyorlar, günden güne, her geçen gün. Ölene kadar çalışmamızı istiyorlar (bir insan 65 ve hatta 67 yaşında emekli olabiliyor). Temel ihtiyaçlarımızı bile karşılayamadığımız şu anki durumda; yönetimin sürekli, işleri bizim için daha da zor hale getirmeye çalıştığını görüyoruz. Emek gücümüzü bu kapitalist haydutlara satmamız için bize şantaj yapılıyor, gittikçe artan iş “kazalarının” yol açtığı ölüm riskine bile sessiz kalmak zorunda bırakılıyoruz.
Çünkü; bir zamanlar varolan “sosyal güvenliğin” en ufak kalıntılarından bile kurtulmaya çalışıyorlar. İşçi fonlarındaki paraları çaldılar ve bunlarla, “zehirli” kağıtlara ve bunun gibi diğer borsa soygunculuklarına yatırım yapıyorlar. Aynı anda, Yunan hükümeti 28 milyar avro kamu parasını; bir kriz döneminden geçmekte olan bankacılar, gemi sahipleri ve sanayiciler ekonomisine destek için dışarı veriyor. Aynı anda, yerel yönetimin yüksek rütbeli politik personeli, bir dizi ekonomik-politik skandal konusunda kanuni dokunulmazlıklarının tadını çıkarıyor. Sivillerin köle olarak görüldüğü bir yerde efendi tavrındalar. Fakat tüm bu skandallar hepsinden büyük bir skandalı ortaya çıkarıyor: bir insanın diğer bir insan tarafından sömürülmesi, kapitalizm.

Çünkü; okullarda sosyal dışlanma her geçen gün daha da kötüye gidiyor. Okullar deney merkezlerine ve zorunlu ağır hizmet yerlerine dönüştürülüyor. Hayatımızı ve zamanımızı bizden çalan makamlar, bizi (patronların önünde) boyun eğmiş işçiler ve (devlet için) yarının denekleri olmaya şartlandırıyor. Bizi yarının köleleri olmamız için şartlandırıyorlar. Çünkü gittikçe daha fazla üniversite mezunu, geleceklerinin şüpheli ve belirsiz bir hal aldığını görüyor.

Çünkü gittikçe daha fazla insan, devletin ‘fikir değiştirici kurumlar’(hapishaneler) olarak tanımlamaya cüret ettiği zindanlara atılarak tam bir sefalete mahkûm ediliyor. İnsanlık dışı koşulların ve sürekli işkencenin hüküm sürdüğü zindanlara.

Fakat geçtiğimiz birkaç yılda, giderek daha fazla insan protesto için sokaklara çıktı. Öğrenciler, işçiler, göçmenler, öğretmenler, mahkûmlar ve; kendilerine ait olanlar ve hakları için enerjik ve dinamik bir şekilde savaşan herkes. Ortaya çıkan mücadeleler kötülendi. Ve yönetimin tüm çabaları mücadeleleri bastırmaya yöneldi. Fakat 6 Aralık Cumartesi’den beri, bu mücadelelerin boşa olmadığı kanıtlandı. Hepimiz; kendi sefaletlerinin “seyircisi” olarak görülen bizler, kanımızı şüpheli bir kurtuluş için veren bizler, biz isyan yolunu seçtik. Barikatlar kuruldu ve biz onlarla mücadele ettik; boyun eğmeden, kurulu düzende “çatlaklar” yaratarak. Bu devam etmelidir. Hiç kimse günlük yaşamın normalliğine dönmemelidir.

Çünkü; bugünlerde neler olduğunun bilincinde olan insanlar, kırılmış bir cam çerçevesinin hiç de kör şiddet olmadığını çok iyi anlıyor.
/ Dimitris Ouzounidis
Türkçe: Dalya Diker

Kaynak :
Birgün Gazetesi

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu


Salı, Aralık 30, 2008

Şavaş Üzerine

İşte savaşmak ve savaşmamak üzerine birer şiir . Kulak verelim...

Tek Yol

Bir tüfek istiyorum
Sattım anamın yüzüğünü
Bir tüfek uğruna
Rehin verdim cüzdanımı

Bize öğretilen dil
Okuduğumuz kitaplar
Ezberlediğimiz şiirler
Beş para etmiyor
Bir tüfek karşısında

Ey devrimciler
Kudüs'te, Halil'de
Bisan'da, Ağvar'da, Beyt-ül Lahim'de
Ey özgürlük savaşçıları nerede iseniz
İleri..Daha ileri......
Barış bir tiyatro oyunu
Adalet bir gösteri yalnızca

Şimdi benim de bir tüfeğim var
Beni de Filistin'e götürün sizinle birlikte
Meryem'in yüzü gibi mahzun bakışlı tepelere
Peygamberin taşına yeşil kubbelere

Tam yirmi yıldır
Bir vatan
Ve bir kimlik arıyorum
Oradaki evimi
Ve dikenli tellerle kuşatılmış yurdumu
Çocukluğumu arıyorum
Mahalle arkadaşlarımı
Resimlerimi kitaplarımı
Her sıcak köşeyi
Her tatlı anıyı

Şimdi benim de bir tüfeğim var
Beni de Filistin'e götürün sizinle birlikte
Ey erkekler!
Yalnızca erkek gibi yaşamak
Ya da erkekçe ölmek istiyorum
Toprağıma zeytin ağaçları dikmek istiyorum
Mis kokulu çiçekler ve portakal ağacı da
Nedir bunun derdi diyen olursa
"Artık derdim tüfeğimin olması yalnızca"

Şimdi benim de bir tüfeğim var
Artık devrimcilerin yanındayım
Dikenler ve tozlar döşeğimdir
Ölümse giysimdir benim

Yazgımız buymuş demiyorum
Aşağılanmak yazgı olmayacak artık

Ben devrimcilerle birlikteyim
Ben de devrimcilerdenim
Taşıdığım günden beri tüfeğimi
Gözlerimde belirir oldu Filistin

Tek yol var Filistin'e gider.
O da tüfeklerin namlusundan geçer.
Nizar Kabbani Türkçe : Kenan HANOK




Kaçak
Efendi misiniz, kodaman mısınız ne,

bir mektup yazıyorum size,
bilmem vaktiniz var mı
okumaya bu mektubu.

Az önce verdiler elime
askerlik kâğıtlarımı,
savaşa çağırıyorlar beni,
diyorlar yola çık en geç çarşamba akşamı.

Efendi misiniz, kodaman mısınız ne,
dövüşmeye hiç istek yok içimde,
insancıkları öldürmeye gelmedim ben,
gelmedim ben bu yeryüzüne.

Sizi kandırmak değil niyetim,
ama söylemeden de edemem,
savaş ahmakların işi,
hem insanlar ondan hanidir bıktı.

Doğduğum günden bu yana
ölen çok babalar gördüm,
gidip dönmeyen kardeşler gördüm,
çocuklar gördüm iki gözü iki çeşme.

Ya analar ne çekti, ya analar,
bir yanda işi tıkırında bir avuç insan
bolluk içinde rahat yaşar,
bir yanda ölüm, çamur, kan.

İnsanlar tıkılmış dört duvar içine,
çalınmış neleri var neleri yok,
karıları, eski güzel günleri bütün.

Gün doğar doğmaz yarın
kapatacağım şırak diye kapımı
ölmüş yılların suratına,
alıp başımı yollara düşeceğim.


Aşacağım karaları, denizleri,
ne Avrupa'sı kalacak, ne Amerika'sı, ne Asya'sı,
dilene dilene hayatımı
şunu diyeceğim insanlara:

Üstünüzden atın yoksulluğu,
durmayın bakın yaşamaya,
hepimiz kardeşiz, kardeşiz, kardeş,
ey insanlar, ey insanlar, ey.

İllâki kan dökmek mi gerek,
gidin dökün kendi kanınızı,
size söylüyorum bunu da,
efendi misiniz, kodaman mısınız ne.

Adam korsunuz arkama belki de,
unutmayın jandarmalara demeye:
üzerimde ne bıçak var, ne tabanca
korkmadan ateş etsinler bana,
korkmadan ateş etsinler bana.

Boris Vian
Türkçe : A. Kadir

Kanat Genişliği :

Bugün küreselleşme süreci hızla tek bir dünyaya doğru yönlendiriyor bizi. Küreselleşme rüzgarının önüne katılanlar her dili her kültürü yıpratıyor. Bugün dünyada ülkemizle savaşın getirdiği korkudan ve utançtan bezmiştir. Bugün dünya da ülkemiz de barışa susamıştır. Tekrar ediyorum, Türkiye en çok barışa susayan ülkelerden biridir. ‘Küçük savaş’ diyorlar, savaşın küçüğü olmaz. Bir insanın bile bir insanı öldürmesi savaştır. / Yaşar Kemal



Pazar, Aralık 28, 2008

Makbuldür




Faydası olmayan bahardan yazdan,
Yüce dağ başının kışı makbuldur.
Cahilin yaptığı sözden sohbetten,
Alimin hayali düşü makbuldur.

Lokma yeme muhannetin elinden,
Kurtulaman sonra acı dilinden.
Namertlerin kaymağından balından,
Merdin, kuru; yavan aşı makbuldur.

Hüdai konuşur bir ince dilden,
Hal ehli olmayan, ne bilir halden.
Bilgisiz, görgüsüz, duygusuz kuldan,
Ölülerin mezar taşı makbuldur.
Hüdai




Çarşamba, Aralık 24, 2008

Zafer


Cümlesi bizden yana ağaçların
Bulutlar ve yağmur bizden taraf
Dört gözle bekliyor güneş
Karıncalarla beraber zaferi
Bir haber tek bir haber
Başlaması için bayramın
Bütün yıldızlarım davetli
Fener alayına
Boyum devrilsin diyor baca
Böyle sevinçle tütersem eğer
Bahçeler bahara tövbeli
Zafere kadar

Oktay Rifat

Kanat Genişliği :
"Böyle bir mahallede “Özür Diliyoruz”. Ankara’ya kaçan 1915’in Muhacirin Umum Müdürü Şükrü Kaya’yı dahiliye vekili, Tehcir’in ünlü Bitlis ve Halep valisi Abdülhalik
Renda’yı TBMM reisi yapmış bir ülkede. Talat Paşa’nın adını en geniş bulvarlara
vermiş ülkede. “Anadolu sermayesi”nin Ermeni mallarına konarak oluştuğu bir ülkede.
Kurtuluş Savaşı’na bu malları geri vermemek için katılan aşiretlerin ülkesinde.
Millet-i Hakime zihniyetinin gayrimüslimleri hâlâ ikinci sınıf hatta tehlikeli
saydığı ve hâlâ öldürdüğü bir ülkede. Nihayet, ASALA cinayetlerine kadar bütün
bunlardan tek kelime duymamış ülke burası. Aynen, PKK saldırılarının 1984’te başlamasına kadar Kürt sorununu duymadığı gibi. "
/Baskın Oran

Salı, Aralık 02, 2008

Bir Masal Söylemek


Cümle okumuşlar; bilginler, filozoflar,
Dünyayı bir ışıkla aydınlatanlar,
Hangisi geçebilmiş bu karanlığı?
Birer masal söylemiş ve uykuya dalmışlar.


Bilge Hayyam'ın ezgisel öğütlerini, kendini bilmezlere, haksızlara, zalimlere serzenişlerini duymak, dünyasal nimetlerden pay uman yaşam zevk ve sevgisini hissetmek karanlık iç dünyamızın sokaklarında ışıklar yakarak; yeni, kullanmadığımız yollar bulmamızı ve yaşam denen muammayı, bizi kendi derinliklerine çağırarak çözmemizi veya en azından bu yolda algı eşiğimizin genişlemesini sağlıyor.
Onun sesinin kendi boşluğumuzdaki, o hep yinelenen yankısı; kah gözlerimizi kısarak bağrımıza es ettiğimiz, "işte yaşıyoruz,hayatta sürüyor" dedirten bir yaz esintisini , kah duru bir derenin huzur veren şırıltısını hatırlatıyor. Hayyam, kanatlarının altını bilgelik rüzgarı ile doldurup en yukarlara çıkarak seyreyliyor evreni. Demem o ki, en yükseklerde süzülen bir albatros o ve hala uçmakta ...

Bak! Gülün eteği yırtılmış tan yelinden,
Bülbül gülün güzelliği ile ötmede şen.
Git bir gülün altına otur ve düşün ki:
Nice gül toprağa düşecek biz toprakken.

Gönlümüzce yaşayacak bir yer bulabilseydik,
Ya da bu uzun yolun sonuna varabilseydik!
Ah! N'olurdu yüz bin yıl sonra toprağın bağrından
Otlar gibi kök sürüp yeniden bitebilseydik!..

Her sabah yeni bir gün doğarken
Bir gün de eksilir ömrümüzden.
Her şafak yavuz bir hırsız gibidir
Elinde kocaman bir fenerle gelen.

Kimi boş sözlerle böbürlenip durmada,
Kimi cennet köşkleri, kimi huri sevdasında.
Şu sır perdesi kalktığında anlaşılır ki:
Hepsi yaşayıp gitmiş bir hayal dünyasında.

Günaşırı bir ekmek geçiyorsa eline;
Soğuk suyu da varsa kırık testisinde;
Kendinden kötüye niye kul olur insan,
Niye girer kendi gibilerin hizmetine?

Şu seccadeye tapanlar acaba nedirler?
Yükleri ikiyüzlülük olan eşektirler.
Daha kötüsü din perdesi arkasında onlar
Müslümanlık satarken gavurdan beterdirler.

Şeyh orospuya demiş ki : - Utanmaz kadın!
Her gün sarhoşsun, onun bununlasın.
- Doğru, demiş orospu, ben öyleyim,
Ya sen? Sen şu göründüğün adam mısın?

Dedim: Bilgiden yana kalmadı bir eksiğim,
En gizliyi bile çözdüm, az çok öğrendim.
Yetmiş iki yıl yaşadım gece ve gündüz;
Anladım ki hiç bir şey bilip öğrenmemişim.

Ömer Hayyam
Rubaileri / Ahmet Kırca
/ Ötüken Yayınları

Fotoğraf : N. Bilge Ceylan



Cumartesi, Kasım 22, 2008

Rosa

" 31Mayıs 1919, Cumartesi günü Landwehr kanalındaki havuzlardan birinde bir kadın cesedi bulundu. Tarihin girdabına düşmüş küçümen bir kadındı. Üstelik Yahudi’ydi, âşıktı, komünistti. Bu özellikleri onu hedefe koyduğu kadar güçlendiriyordu da. Polonya’da doğmuştu. Daha 18 yaşında siyasi görüşleri yüzünden İsviçre’ye kaçmak zorunda kalmıştı. Bu gencecik kadının olağanüstü bir zekâsı ve öngörüsü vardı. Hayatı boyunca her adımında karşılaştığı milliyetçilikle mücadele edip durdu. Polonya sosyalistlerine yaranamadı. Yüzyıl dönerken Alman Sosyal Demokrat Partisi’nin etkin bir militanıydı. Alman militarizminin yükseliş yıllarında partisiyle de küsüştü. Rosa, Lenin’in devrim anlayışına yüklenmekten de geri kalmıyordu:

Kanat Genişliği :
“Lenin’in düşündüğü ‘disiplin’ proletaryaya hiç de sadece fabrikalar tarafından aşılanmış değildir. Aynı ölçülerde kışla, modern bürokrasi, merkezi burjuva devlet aygıtının bütün mekanizması tarafından da aşılanan budur. Lenin’in savunduğu aşırı-merkeziyetçilik, gerçek özünde olumlu ve yaratıcı bir ruhtan çok, bir gece bekçisinin donmuş ruhuna sızan şeydir. Lenin’in üzerinde en çok durduğu şeyler, partiyi verimli kılmak değil kontrol etmek, geliştirmek değil daraltmak, bütünleştirmek değil, denetim altında tutmaktır.”
/ Rosa Luxemburg

Rosa Luxemburg, 1. Dünya Savaşı öncesi Almanya’nın silahlanmasına karşı çıktı; halkı itaatsizliğe çağırdı. Enternasyonal’in gücüne inanıyordu. Yanılmıştı. Arada yenilmişlik duygusuyla yüzleştiği de oluyordu tabii. Bir mektubunda, “Benim dünya tarihinin girdabına yanlışlıkla düştüğüme ve gerçekte kaz gütmek için doğduğuma inanacak birilerini bulmalıyım” yazmıştı. Büyük aşklar yaşadı. Tutkulu yoldaşlıklar yaşadı. Hiçbir koşulda sevdiklerinden itirazını ve sevdasını esirgemedi. Devlete ve savaşa karşı oluşu onu bu kez iki buçuk yıl sürecek bir mahpusluğa itecekti. Yoldaşı Sonja Liebknecht’e, Breslau hapishanesinden yazdığı bir mektupta sanki bütün dünyaya canı yanarak acıyordu. Askerler tarfından dövülen bir mandaya bakarak. Tarih, 1917 idi:



( Bende güzel bir şiir etkisi yarattı. O yüzden; bu yazının, mektubu aktaran bu bölümünü şiir şeklinde düzenledim ve bir başlık koydum. İyi niyetle.../ bloger'ın notu)


Manda


“Soniçka,
manda derisinin kalınlığı ve sağlamlığı özdeyişlere geçmiştir,

düşün artık, derisi yarılmıştı.

Yük boşaltılırken hayvanlar yorgunluktan bitkin,

hiç kıpırdamadan duruyorlardı
ve biri,
kanayan, bütün bu süre içinde o kara suratında

ve yumuşacık kara gözlerinde
ağlayan bir çocuk ifadesiyle
önüne bakıyordu.

Bu gerçekten de tam olarak, şiddetli bir şekilde cezalandırılmış,

üstelik nedenini niçinini anlayamamış,

zulüm ve işkenceden nasıl kaçacağını bilemeyen
bir çocuğun ifadesiydi.


Hayvanın karşısında duruyordum, bana baktı.

Gözlerimden yaşlar boşanıyordu.

Akıttığım yaşlar, onun gözyaşlarıydı.

İnsan, ancak canı kardeşinin kederi karşısında,

benim bu sessiz ıstırap karşısında
çaresizlik içinde titrediğim kadar acıyla titrer.


Romanya’nın özgür, bereketli, yemyeşil otlakları

ne kadar uzak, nasıl sonsuza dek yitirilmiş.

Ne kadar farklıydı güneşin ışıltısı, rüzgârın esişi;

ne kadar farklıydı kuşların güzelim cıvıltıları,

çobanların şarkılı çağrıları.


Buradaysa; bu tuhaf, sevimsiz şehirde;

boğucu bir ahırda, çürümüş samanla karışık küflü,

kusturucu otlar, tuhaf, korkunç insanlar,

ve dayak,
taze yaradan akan kan.....

Ah! Zavallı mandam!

Benim zavallı canım kardeşim!

İkimiz de burada öyle güçsüz,

öyle hevessiz duruyoruz;

ancak acıda, güçsüzlükte ve özlemde ortağız.”

Rosa Luxemburg


Rosa, Dünya Savaşı’nın orta yerinde, savaşa ve zulme karşı olduğu için kapatıldığı hapishanenin avlusunda o yaralı mandayla göz göze gelmeyi biliyordu. Çaresizliğin, umutsuzluğun insanı gerçekten yok edeceğini de biliyordu. Sonja’sına kıyamamış, mektubunun sonuna bir de hamiş eklemişti: “Soniçka, canımın içi, her şeye rağmen huzurlu ve neşeli olmaya bak. Hayat bu; onu cesaretle, yiğitçe ve gülümseyerek yaşamalıyız.... Her şeye rağmen.”
Rosa, hapisten çıktığı 1918 Kasım'ında Berlin’e gidecek. 1919’un Ocak ayında öldürülüp, cesedi bir kanala atılacak. Ardından vatansever katilleri ‘Yaşlı kaltak şimdi yüzüyor’ diyecek. Bu küçümen Polonya Yahudi’sinin savaşa ve milliyetçiliğin her türüne karşı mücadeleyle geçen, büyük aşklarla bezeli ömrü hâlâ içimizin loşluğunu aydınlatmaya devam ediyor. "
Yıldırım Türker / Radikal Gazetesi

( Yazı kaynağından alınarak, blogun ifade stiline uygun biçimde düzenlenerek aktarılmıştır.Şüphesiz iyi niyetle.)